4 Kas 2008

DİKİŞ

Tarih boyunca oluşmuş tüm ayrışmaları geri dikerek bir bütünlüğe ulaşma. Bu bir yöntem olabilir.

Tüm dikişlerin, toplandığı nokta Süre ve niteliksel olan

1 Kas 2008

simple heuristics that make us smart

Simple Heuristics that make us smart/ Gerd Gıgerenzer, PeterM. Todd, and the ABC Research Group

Visions of Rationality: Fom Demons to Bounded Rationality

Humans and animals make inferences(netice, mana cıkarma, sonuc cıkarma) about their world with limited time, knowledge, and computational( sayısal hesaba dayalı) power. In contrast, many models of rational inference view the mind as if it were a supernatural being possesing(hukmetmek, malikolmak) demonic(cinli, seytanlı) powers of reason, boundless knowledge, and all of eternity with which to make decisions. Such visions of rationality often conflict with reality. But we can use them as points of comparison to help clarify our own vision of ecological rationality- rationality that is defined by its fit with reality. We start by considering two conceptual revolutions.
The first is the demise(terk) of the dream of certainity and the rise of a calculus(degiskenler hesabı) of uncertainty: that is, probabilty theory. This revolution is unknown as the probabilistic revolution in science and everyday life ( Gigerenzer et al.,1989; Krüger et al., 1987).
The second revolution, which this book is meant to advance, concerns the way minds deal with an uncertain world. We propose replacing the image of an omniscient(alim) mind computing intricate( girift) probabilities and utilities(yarar menfaat) with that of a bounded mind reaching into and adaptive toolbox filled with fast and frugal heuristics.


insanlar ve hayvanlar sahip oldukları kısıtlı tanımlı zaman, bilgi ve hesaplı gücle bulundukları dünyadan bir sonuç çıkarmaya çalışırlar. Buna contrast bir biçimde ise birçok rasyonel sonuç elde etme modellerinde ise zihin sihirli bir biçimde sonsuz bir bilgi kaynağı olarak sonucun esas sebebi olarak modelleniyor. karar mekanizmasının esas kanağı. bu anlamda rasyonelliğin görüntüsü, modellenmiş hali gerçek ile ters düşüyor. bu karşılaştırmeyı ecolojik rasyonelliği açıklamak için altlık olarak kullanmaktalar. bu kavramla rasyonelliği gerçekle bütünleştirmeye çalışıyolar.
consepte iki tür revolution ile baslıyorlar.
1.si kesinlik hayalini terk etmemiz gerekiyor. kesin olmayan durumların değişkenlerinin hesabına dönmemiz gerekiyor. olasılık teorisi. bu devrim bilmdeki ve günlük hayattaki olasılık kavramının bilnmemsi gibi henüz. (gigerenzer 1987)
2.
devrim bu kitaptaki zihnin kesin olmayan durumları nasıl ele aldığının tanımı.
alim bilgin herseyi magic bir sekilde hesaplayan bir zihin tanımı yerine grift, olasılıklar ve sonuclarından olusan bir toolbox imajı öneriyorlar. bu toolbox adapte olabilen bir sistem. bu toolbox( alet çaantası) basit ve hızlı heuristiclerden(buluşsal, sezgisel) oluşuyor.( syf 5)


By the mid-seventeenth century, a new pragmatic rationality emerged that abondoned traditional ideals of certainity. İt was a modest view, expressed by the calculus of probability invented during the same period. The modesty(ılımlı) of this vision stemmed from an acceptance that humble humans can attain only uncertain knowledge about themselves and their world. To be rational, then, required taming(evcil,uslu) life's uncertainty. Blaise Pascal's famous wager( 1669/1962) illustrates some moral consequences of this new rationality. ..........The new rationality expressed by the calculus of probability was not just an intellectual revolution of thought, but also one in moral and religious s.
(
Blaise Pascal, (d. 19 Haziran 1623 – ö. 19 Ağustos 1662). Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünür. En bilinen temel eseri Düşünceler'dir. Daha 16 yaşındayken konikler üzerine bir inceleme yazdı. 1642'de bir hesap makinası icat etti. Matematikle uğraşan babasıyla birlikte Paris Mersenne Akademisi'ne kabul edildi. Pascala göre rastlantı geometriye dökülebilir. O'nun olasılıklar hesabına yaklaşımı, Pascal üçgeni denen aritmetik üçgene dayanır. Pascal daha sonra sikloit üzerine incelemelere baş-ladı ve "Traité des sinus du quart du cercle" ( Çeyrek çemberin sinüleri üzerine inceleme) adlı yapıtında Leibniz 'in de yararlanacağı karakteristik üçgeni buldu... 1653'ten itibaren matematik ve fizik üzerine çalışarak sıvıların kararsızlığı üzerine bir kitapçık yazar. Bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır. Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur...)

THE probalistic revolution has shaped our picture of the mind in fields ranging(gezinmek dolasmak) from cognitive science to economics to animal behavior. Mental functions are assumed to be computations performed on probabilities and utilities ( Gigerenzer& Murray, 1987).

In this view, the laws of probalitity describe or prescribe sound reasoning, judgment, and decision making. Probabilistic conceptions of the mind have led to many elegant theories, but also to thorny problems. The moment one moves beyond simple constrained settings such as ones that psychologists ans computer scientists study to real-world situations that people actually live through, the time, knowledge, and computation that probalistic models demand grow unfeasibly large. As a consequence, when these models meet the rigors of reality, they turn into a psychology more applicable to supernatural(doğaüstü) being than to mere humans.

ın this book, we push for a second revolution, which provides a bold vision of rationality. Our premise is that much of human reasoning and decision making can be modeled by fast and frugal heuristics that make inferences with limited time and knowledge. These heuristics do not involve much computation, and do not compute probabilities and utilities. They are models of bounded rationality. THis second theoretical upheaval embraces the earlier probalistics revolution's emphasis on uncertainty without sharing its focus on probability theory, either as a description or as an attainable norm of human behavior. The four major visions of rationality that continue to struggle with each other in this second upheaval are shown in figure1-2


17 . yüzyıl ortalarında, geleneksel merkeziyetçi düşüncenin terkedilişinden yeni bir rasyonellik düşüncesi doğuyor. Bu yeni rasyonalite düşüncesi ilk başlarda aynı dönemde ortaya çıkan hesaplanan olasılık düşüncesinin ılımlı bir uzantısıydı. bu ılımlılık insanın kendisi ve dünya hakkında sınırlı (uncertain)bilgiye sahip olduğu düşüncesinin kabulünden geliyordu. rasyonel olma hakim olamadığımız bir dünyanın bizim tarafımızdan evcilleştirilmiş terbiye edilmiş halinin kesinliksizliği oldu.
o dönem içim Blaise Pascalın bir çok çalışması dönemin düşünce yapısını resmetmekte, örneklemekte. pascalın olasılıklar hesabına yaklaşımı pascal üçgenine dayanır. olasılıklar hesabı düşüncesi sadce entellektüel alanda var olan bir düşünce değil ahlak ve din alanında da kendini göstermekteydi.

olasılık teorisi düşüncesi hayvan davranışları biliminden, ekonomiden, biliş bilimine kadarbir çok alanın önünü açtı. insanın mental fonksiyonları performans olarak olasılıklar ve çıkarımları üzerinden hesaplanabilir düşüncesi doğdu.
( Gigerenzer, G., & Murray, D. J. 1987, Cognition as intuitive statistics. Hillsdale, NJ: Erlbaum.)

bu açıdan olasılıkkuralları, yargı, karar verme ve sound reosining i tarifledi, şartlarını belirledi. olasılık teorisi zihin çalışmalarında birçok teorinin önünü açtı ve beraberinde birçokta sorun ortaya çıkardı....bilgisayar , psikoloji....sonuc olarak tüm bu olasılıkların sonucu belirli bir zaman ve bilgi ile karşılaşınca gerçek dünyanın katılığı ile karşılaştı. ve sadece psikoloji alanında kendine yer bulabildi, daha esnek olduğu için belki? daha doğaüstü tanımlamalarda yer aldı, basit insnaın hayatında değil.

bu kitap daha cesur bir rasyonellik tanımıyla ikinci bir devrim yapmak istiyor. bu çalışmanın tanımı daha insanın sonuç odaklı, tanımlı bir zaman ve bilgi ile basit sezgisel karar verme mekanizmasını açıklamaya yönelik. bahsedilen sezgisellik olasılıklar ve sonuçlarının hesabı odaklı değil,daha çok olasılık teorilerinin ilk çıkış noktasına daha yakın, kesinliksizliğe bağlı fakat sınırlandırılmış bir rasyonellik tanımı. olasılık teorisinin son haline odaklanmadan daha cok insan davranışı odaklı.( deneyim)?önerdikleri rasyonellik tablosu..

Visions of Rationality

Demons Bounded Rationality
Unbounded rationality
Optimization under constraints satisficing fast andfrugal

heuristics tablo yap

Rationality comes in many forms. The first split in figure 1-2 separates models that assume the human mind has essentially unlimited demonic or supernatural reasoning power from those that assume we operate with only bounded rationality. There are two species of demons: those that ex­hibit unbounded rationality, and those that optimize tinder constraints.

Unbounded rationality encompasses(içine almak kusatmak) decision-making strategies that have little or no regard for the constraints(kısıtlı) of time. knowledge, and computa­tional capacities that real humans face. Unbounded rationality is tradi­tionally modeled by probability theory. Its best-known realizations are the maximization of expected utility and Bayesian models. There are also two main forms of bounded rationality: satisficing heuristics for searching through a sequence of available alternatives. and fast and frugal heuristics that use little information and computation to make a variety of kinds of decisions. We will illustrate these four conceptions of rationality by considering a commonly faced decision problem, showing where the demons may lurk.

A couple of years after completing his historic scientific voyage on the Beagle. the 29-year-old Charles Darwin turned his mind to more domestic issues. He scrawled the following notes in pencil on a scrap of paper, divided into two columns like a balance sheet and headed "This is the Question,,: (darwinin evleneyim mi evlenmeyeyim mi tablosu.kullanılabilir.)



rasyonalite ii kısma ayrılıyo önce. ilk baslık zihni sınırsız şeytani, doğaüstü birşey olarak tanımlayan, ssınırsız bir rasyonellik. buda kendi içinde iki kola ayrılmakta. sınırsız rasyonellik ve baskı ile optimize edilmiş rasyonellik olarak.

sınırsız rasyonellik herhangi bir zaman ve bilgi yada hesaplanabilir kapasiteler içermez. insanın normalde yüzleşmek zorunda olduğu..

sınırsız rasyonellik geleneksel olarak olasılık teorisi ile oluşmuştur. modelinin temelini olasılık teorisi oluşturur. en çok bilinen gerçekleşmiş modeli Bayesian modelidir. sınırlı rasyonellikte iki kısma ayrılır az girdi ile birçok olasılıgı hesaplama.


(Bayes teoremi olasılık kuramı içinde incelenen önemli bir konudur. Bu teorem bir rassal değişken için olasılık dağılımı içinde koşullu olasılık]lar ile marjinal olasılıklar arasındaki ilişkiyi gösterir. Bu şekli ile Bayes teoremi bütün istatistikçiler için kabul edilir bir ilişkiyi açıklar. Bu kavram için Bayes kuralı veya Bayes kanunu adları da kullanılır. Ancak bazı istatistikçiler için Bayes teoremi özel olarak değişik bir önem de taşır. Felsefi temelde olasılık değerlerinin nesnesel bir özellik değil, gözlemcinin meydana çıkardığı subjektif bir değer olarak kabul eden subjektivist olasılık düşünürlerine göre Bayes teoremi, yeni kanıtlar ışığında olasılık değeri hakkındaki subjektif inanışların güncelleştirilip değiştirilmesini sağlayan temel bir gereçtir; yani sonsal bir yaklaşımın temelidir.

Olasılık teorisi içinde incelenen bir 'olay olarak B olayına koşullu bir A olayı (yani B olayının bilindiği halde A olayı) için olasılık değeri, A olayına koşullu olarak B olayı (yani A olayı bilindiği haldeki B olayı) için olasılık değerinden farklıdır. Ancak bu iki birbirine ters koşulluluk arasında çok belirli bir ilişki vardır ve bu ilişkiye (ilk açıklayan istatistikçi İngiliz Thomas Bayes (1702–1761) adına atfen) Bayes Teoremi denilmektedir.

Formel bir teorem olarak Bayes teoremi, olasılık kavramını inceleyen her türlü değişik felsefi temel fikre bağlı olan her türlü istatisikçi tarafından kabul edilir. Ancak olasılığı objektif bir değer olarak gören ve relatif çokluluk olarak tayin eden çoklulukçu (en:frequentist) ekolüne bağlı olan istatistikçiler ile sübjektivist (veya Bayes tipi) ekoline bağlı olan istatistikçiler arasında bu teoremin pratikte nasıl kullanılabileceği hakkında büyük bir fikir ayrılığı bulunmaktadır. Çoklulukcu ekolüne dahil olanlar olasılık değerlerini rastgele olaylarda meydana çıkma çokluluğuna göre veya anakütlenin altsetlerinin tam anakütleye orantısı olarak saptanması gerekeğini kabul etmektedirler. Bunlara göre yeni kanıtlar karşısında olasılık değerinin değişme imkanı yoktur. Bu nedenle çoklulukcu ekolü için Bayes teoremi sadece koşulluluklar arasında ilişkiyi gösterir ve bunun pratikte kullanılma gücü küçüktür. Halbuki sübjektivist ekolüne göre olasılık gözlemcinin sübjektif belirsizlik ifadesidir. Bu nedenle olasılık değeri sübjektif olup yeni kanıtlar geldikçe değiştirilebileceğine inanmakta ve böylece Bayes teoremini istatistik bir incelemenin temel taşı saymaktadırlar.)

Unbounded rationality

astronomer-philosopher Pierre Simon de Laplace (1814/1951) was contemplating the ultimate genius, an omni­scient superintelligence he characterized as follows:

Given ... an intelligence which could comprehend(kavramak) all the forces by which nature is animated and the respective(şahsi kişisel) situation of the beings who compose it—an intelligence sufficiently(yetrli) vast(engin) to submit(sunmak) these data to analysis ... nothing would be uncertain and the future as the past, would be present to its eyes. (Laplace. 1814/1951, p. 4)


" Verilmiş olan...doğanın hayat verdiği ve varlığın kişisel konumu,durumunun oluşturduğu, bestelediği enerjiyi,hükmü zeka kavrar. Zeka
tüm verilmiş olan bu verileri analiz edebilecek yeterlilikte engindir. Hiçbir şey muğlak değildir ve gelecek de geçmiş gibi, onun gözlerinde belirecektir." (Laplace, P. S., 1951, A Philosophical essay on probabilities ( F.W. Truscott and F.L. Emory, trans from French, Yuvacan Atmaca trans. in Turkish)

Laplace
was areligious, and the superintelligence he imagined wits a secularized version of God. John Locke (169011959) had contrasted the omniscient God with us humble humans living in the "twilight(alacakaranlık of proba­bility": Laplace secularized this opposition with his fictitious superintelli­gence. From the perspective of God and Laplace's superintelligence alike. Nature is deterministic and certain: but for humans, Nature is fickle and uncertain. Mortals cannot know the world, but must rely on uncertain inferences, on bets rather than on demonstrative proof. Although omni­science and certainly are not attainable for any real system. the spirit of Laplace's superintelligence has survived

Laplace tanrının kesin merkeziyetçi varlığına ek süper bir zea yaratmış. Alim bir zekanın var olduğu düşüncesi. Sonsuz olasılıklar var ama biz sınırlı ve eksiğiz. Bu üstün zeka, üst zeka tanrıya alternatif bir düşünce. Doğa kararlı ve kesin fakat insan muğlak ve hileli. Dünyevi olan fani olan gerçek dünyayı asla bilemez, kavrayamaz.



Unbounded rationality is a strange and demanding beast. On one hand, researchers who envision rationality in this way accept the difference be­tween God. or Laplace's superintelligence, and mere mortals. Humans must make inferences from behind a veil of uncertainty, but God sees clearly: the currency of human thought is probabilities, whereas God deals in certitude. On the other hand, when it comes to how they think these uncertain inferences are executed, those who believe in unbounded ra­tionality paint humans in God's image. God and Laplace's superintelli­gence do not worry about limited time. knowledge, or computational ca­pacities. The fictional, unboundedly rational human mind does not either—its only challenge is the lack of heavenly certainty. In figure 1-2, unbounded rationality appears in a class of models of reasonableness la­beled "demons." We use the

Tanrı da Laplace ın superintelegence da sınırlı bir zaman, bilgi, kaygısı taşımaz.

term in its original Greek sense of a divine(ilahi) (rather than evil) supernatural being, as embodied in Laplace's superintel­ligence,

Proponents of unbounded rationality generally acknowledge that their models assume unrealistic mental abilities, but nevertheless defend them by arguing that humans act as if they were unboundedly rational. On this interpretation, the laws of probability do not describe the process but merely the outcome of reasoning. Another common defense is that this theory exhibits mathematical beauty and convenience. Finally, some pro­ponents simply say, "don't quarrel(boğuşma)with success" (see Conlisk, 1996; Solten, 1991)

The greatest weakness of unbounded rationality is that it does not de­scribe the way real people think. Not even philosophers, as the following story illustrates. One philosopher was struggling to decide whether to stay at Columbia University or to accept a job offer from a rival university. The other advised him: "just maximize your expected utility

Optimization under Constraints




Bounded Rationality: Satisficing

The "father" of bounded rationality, Herbert Simon, has vehemently(siddetle) re­jected its reduction to optimization under: "bounded rational­ity is not the study of optimization in relation to task environments" (Simon, 1991, p. 35). In personal conversation, he once remarked with a mixture of humor and anger that he had considered suing authors who misuse his concept of bounded rationality to construct ever more compli­cated and unrealistic models of human decision making.

sınırlı rasyonelliğin babası Simon. Sınırsız rasyonellik ve kısıtlamlar altında optimizasyonun indirgemeciliğine karşı.
" sınırlı rasyonellik yüklü görevli çevre ile olan ilişkinin optimizasyonu değildir."
(Simon, H., 1991, p.35, Cognitive architectures and rational analysis: Comment. In K. VanLehn (Ed.), Architectures for intellgence, p.35
Hillsdale, NJ: Erlbaum.


Simon's vision of bounded rationality has
two interlocking(birbirine kenetli) compo­nents(bileşen, parça):
1- the limitations of the human mind, and the structure
of the envi­ronments in which the mind operates. The first component of his vision means that models of human judgment and decision making should be built on what we actually know about the mind's capacities rather than on fictitious(imgesel hayali) competencies(yeterlik,güç). In many real-world situations, optimal strate­gies are unknown or unknowable (Simon, 1987).
Even
in a
game such as chess. where an optimal (best) move does in fact exist at every point, no strategy can calculate that move in a reasonable amount of time (either by human minds or computers), despite the well-defined nature of the possibilities to be searched. In less well-defined natural situations, our hope of identifying a usable optimal strategy is even further diminished. Because of the mind's limitations, humans "must use approximate meth­ods to handle most tasks" (Simon, 1990, p. 6). These methods include recognition processes that largely obviate(gidermek,önlemek) the need for further information search, heuristics that guide search and determine when it should end, and simple decision rules that make use of the information found. we explore these classes of methods at length in this book.




The second component of
Simon's view of bounded rationality, envi­ronmental structure, is of crucial importance because it can explain when and why simple heuristics perform well: if the structure of the heuristic is adapted to that of the environment. Simon's (1956a) classic example concerns foraging organisms that have a single need, food. One organism lives in an environment in which little heaps of food are randomly distrib­uted-, it can gel away with a simple heuristic, that is, run around randomly until a heap of food is found. For this, the organism needs some capacity for vision and movement, but it does not need a capacity for learning. A second organism lives in an environment where food is not distributed randomly but comes in hidden patches whose locations can be inferred from cues. This organism can use more sophisticated strategies, such as learning the association between cues and food, and a memory for storing this information. The general point is that to understand which heuristic an organism employs, and when and why the heuristic works well, one needs to look at the structure of the information in the environment. Si­mon (1956a) was not the only one to make this important point; it was made both before his work (e.g.. Brunswik. 1943) and at various times since (e.g.. Anderson, 1990: Shepard, 1990), including the extreme state­ment that only the environment need be studied, not the mechanisms of the mind (e.g., Gibson, 1979). But in general the second part of Simon's (1956a) paper title, "Rational choice and the structure of environments." has been neglected in mainstream cognitive sciences (sometimes even by Simon himself—see Simon. 1987).

Simon un sınırlı rasyonellik tanımının iki onemli bileşeni var.

1- insan zihninin sınırlılığı ve zihnin gerçekleştiği iş gördüğü çevrenin yapısı. insanın yargı ve karar verme mekanizmasının insan zihninin gerçek kapasitelerine dayandırılması, imgesel bir zihin gücü yerine.

"birçok gerçek dünya durumlarında optimal stratejileriin bilinemez olduğunu söyler.(Simon, 1987) satranç oyununda olduğu gibi. ...hiçbir strateji bu hareketi hesaplayamaz sonuç verecek miktarda bir zamanda.insan zihni yada bilgisayar. (TANIMLI ZAMAN ONEMLİ)

İinsan zihni birçok durumda yaklaşık yöntemler kullanır birçok işi halledebilmek için"(Simon, 1990, p.6) Bu metod


We use the term "ecological rationality" to bring envirotunental strut: lure back into bounded rationality. A heuristic is ecologically rational to the degree that it is adapted to the structure of an environment (see be­low). Thus. simple heuristics and environmental structure can both work hand in hand to provide a realistic alternative to the Ideal of optimization, whether unbounded or constrained.

One form of bounded rationality is Simon's concept of satisficing---a word that originated in Northumbria (a region in England on the Scottish border). where it meant "to satisfy." Satisficing is a method for making a choice from a set of alternatives encountered sequentially when one does not know much about the possibilities ahead of time. In such situations, there may be no optimal solution for when to stop searching for further alternatives—for instance, once Darwin decided to marry, there would be no optimal way of deciding when to stop looking for prospective marriage Partners and settle down with a particular one (see chapter 13 for more on satisficing in mate search). Satisficing takes the shortcut of setting an adjustable aspiration level and ending the search for alternatives as soon as one is encountered that exceeds the aspiration level (Simon. 1956a.

1990).

Satisficing is evident in the behavior of firefighter commanders who make life-and-death decisions under extreme time pressure: Rather than surveying all of the alternative courses of action to combat the flames in,
















21 Eki 2008

De Bono, sezgi, bilgi birikim

De Bono(1985), sezgi sözcüğünün iki anlamda kullanıldığını ifade eder. Her ikisinin de doğru olduğunu fakat beynin çalışması bakımından ele alındıklarında bu iki anlamın birbirinden tümüyle farklı olduğunu belirtir:

1. “Sezgi, ani bir kavrayışı belirtir.”

Bu anlamıyla, bir şekilde algılanan bir şeyin, aniden başka bir şekilde algılanmasını tanımlar. Bu tür algılama geçişleri sonucu yaratıcı bir kavram ( ya da eylem), bilimsel bir keşif ya da matematiksel bir atılım ortaya çıkabilir.
Ani kavrayıştaki en önemli ilke, geçmiş yaşantılardan, zihindeki tasarım ve kavramlardan yararlanıp içinde bulunulan durumun çaşitli yanlarının ve özelliklerinin bütünüyle görülmesi ve aralarında anlamlı bir bağ kurulabilmesidir. Bu, insan görüşünün yeniden örgütlenmesidir. Buradaki asıl nokta, bir araya gelme ve anlamlı bir bağ kurma olayının hiçbir mantıksal süreçle gerçekleştirilemeyeceğidir. (De Bono, E., 1997?1985 Altı şapkalı düşünme tekniği, çv: Tuzcular, E., Remzi kitabevi, İstanbul) orjinali 1985 ceviri 1997 galiba sor

2. “ Sezgi, bir olayın çok çabuk kavranması ya da anlaşılmasını tanımlar.”

Bu anlamıyla sezgi, deneyime dayanan, karmaşık bir karar verme mekanizmasının sonucudur. Bu kararları nasıl verdiğimizi açıklamak, hatta sözcüklerle ifade etmek büyük bir olasılıkla imkansızdır.( de bono bu iki anlamda büyük bir bilgi ve deneyim birikiminden bahseder.)

20 Eki 2008

Lawson, tasarım süreci

Lawson’a (1997) göre tasarım süreci araştırmalarında başlıca beş yaklaşım vardır.
1. “ Oturup tasarım hakkında düşünebiliriz. Bu tasarım araştırmalarının ilk yıllarında yaygındı. Yazarlar, gözlemledikleri bir süreci değil, mantıklarına göre olması gerektiğine inandıkları bir süreci anlatıyorlardı.
2. Tasarımcıyı bir laboratuara koyarak, onu sıkı deneysel koşullar altında gözlemleyebiliriz. Bu oldukça iyi bir araştırma şekli olarak görülebilir fakat, tasarımcıların pratikte yaptıklarını yeterince gerçekçi birbiçimde nakletmeleri oldukça güçtür. Yine de, bu tür deneylerin sonuçları, daha gerçekçi ortamlarda yapılacak araştırmalar için fikir vermektedir.
3. Tasarımcıları işlerinin başında, sahada ya da stüdyoda inceleyebiliriz. Bu daha gerçekçi bir yöntem gibi görünse de, çok nadir olarak faydalı bilgiler vermektedir. Ne yazık ki tasarım sürecinde gerçekleşen en ilginç şeyler, görünenlerden çok tasarımcının zihninde saklı kalanlardır. Eğer sadece tasarımcıların söylediklerini dinler ve yaptıklarını izlersek muhtemelen asıl eylemi kaçırmış oluruz.
4. Tasarımcılardan yaptıkları şeyi anlatmalarını isteyebiliriz. Bu onlarla görüşerek ya da süreçleri hakkında yazdıklarını okuyarak olabilir. Ancak, tasarımcıların yazdıklarının yanıltıcı olduğuna dair kötü bir şöhretleri vardır, bunun birkaç sebebi olabilir: İlki, tasarımcıların yazılı olarak iyi birer iletişimci olmamalarıdır. İkincisi, genelde açıklamak için değil etkilemek için yazıyor olabilirler ve şüphelerini ve yetersizliklerini açığa çıkarmak istemezler. Üçüncüsü, tasarımcılar tasarımlarını müşterilere “satmak” durumunda olduklarından, zorlu yollardan geçtikleri tüm süreçleri rasyonalize etme yolu geliştirmiş ve “doğru” yanıt olarak sumak istedikleri mantıklı, değişmez bir gelişimi göstermektedirler. Tasarımcılar kişisel bir projeleri hakkında değil de bütünsel olarak süreçleri hakkında, gizli bir yolla görüşme yapılırsa bu problemlerden bazıları elenebilir.
5. Son olarak, tasarım sürecini simule etmeye çalışabiliriz. Böyle bir yöntem büyük olasılıkla ilk yöntemin bir uzantısı olacaktır, çünkü tasarlayabilen bir bilgisayara sahip olsak bile, bir insanla aynı yöntemleri kullanacağının bir garantisi yoktur.” (Lawson, 1997)
Lawson bu araştırması sonucunda yaklaşımların hiçbirinin aradığımız yanıtın tamamını vermediğini belirtir.(Lawson, B., 1997. How Designers Thinking, Architectural Press, Oxford)

Cross, A Design intelligence

Tasarımın içerdiği ve kullandığı bilgi türleri, sadece bilimsel bilgi değil, aynı zamanda sembolik ve metaforik anlamlandırmalar, sezgisel bilgi ve eylemden edinilen bilgidir. Geleneksel görüşe göre, zekanın ve becerinin, sözel ve sayısal dil sistemlerinin edinilmesiyle bağlantısı vardır. Sezgisel düşünce, sembolik anlamlandırma ve somut öğrenme, yüksek zekanın göstergeleri olarak haklı yerlerini alamamışlardır. (Cross, A., 1986. Design İntelligence: the use of codes and language systems in design, Design Studies, Vol7 no1, pp 14-19)

Duygusal Zeka


Son yılların en büyük sansasyonel atılımı ise "duygusal zeka" görüşü bazı Amerikalı psikologlar tarafından ortaya atılmıştır. "Duygusal zeka" terimi, ilk olarak 1990'da Harvard Üniversitesi'nden psikolog Peter Salovey ve New Hampshire Üniversitesi'nden psikolog John Mayer tarafından kullanılmıştır. Daha sonra Harvard Üniversitesi'nden ve The New York Times'da davranış ve beyin bilimleri konularından sorumlu psikolog Daniel Goleman tarafından geliştirilmiş ve duygusal zeka becerilerinin, bilişsel zeka dediğimiz (IQ) 'dan daha önemli olduğunu 1995 yılında yayınlanan "Duygusal Zeka" adlı kitabında kanıtlamaya çalışmıştır.


Dr. Daniel Goleman, "duygusal zekayı kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, ve duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi" olarak tanımlıyor. Goleman'a göre beynin düşünen parçası, beynin duygusal parçasından ürüyor. Beynin düşünen ve duygusal parçaları genelde yaptığımız her şeyde birlikte çalışıyor



Duygusal Zeka ve Bilişsel Zeka


Sosyalbilimciler, bir insanın IQ'sunu tam olarak neyin oluşturduğu konusunda tartışıyorlar fakat birçok uzman, bellek, sözcük dağarcığı, anlama, sorun çözme, soyut muhakeme, algılama, bilgi işleme ve görsel-motor becerilerini içeren, hem sözel hem de sözel olmayan yetenekleri belirleyen Wechsler Zeka Ölçüleri gibi standartlaştırılmış zeka testleriyle ölçülebileceği konusunda hemfikirdir.


Duygusal zeka (EQ)'nun anlamı daha karışıktır. Salovey ve Mayer duygusal zekayı ilk olarak şöyle tanımlamışlardır: "Kişinin kendisinin ve diğerlerinin hislerini ve duygularını izleme, bunlar arasında ayırım yapma ve bu bilgiyi düşünce ve eylemlerinde kullanma becerisini içeren, sosyal zekanın bir alt kümesidir".


Gerçek şu ki, duygusal zeka asla ölçülemeyecek de olsa, yine de anlamlı bir kavramdır. Nezaket, kendine güven ya da saygı vb. gibi kişisel ve sosyal özellikleri kolayca ölçemesek de, çocuklarda bunları kolayca tanıyabilir ve önemleri konusunda hemfikir olabiliriz.


Duygusal zeka becerileri, bilişsel (Intelligence quotient-IQ) becerilerin karşıtı değildir, daha çok kavramsal düzeyde ve gerçek dünyada dinamik bir etkileşim halindedirler. Belki de bilişsel zeka ile duygusal zeka arasındaki en önemli fark, doğanın bir çocuğun başarı şansını belirlemeyi bıraktığı yerden devam etmek üzere ebeveynlere ve eğitimcilere bir fırsat yaratan duygusal zekanın daha az kalıtım yüklü olmasıdır.



Duygu Nedir?


Bir yüzyılı aşkın bir süredir psikologlar ve felsefeciler "duygu"'nun ne anlama geldiği konusunda tartışıyorlar. Oxford ingilizce sözlüğü, duygu'yu "herhangi bir zihin, his, tutku çalkantısı ya da devinimi; herhangi bir şiddetli ya da uyarılmış zihinsel durum" olarak tanımlıyor. Amerikalı psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanıyor. Karşımları, çeşitlemeleri, mutasyonlarıyla yüzlerce duygudan söz edebiliriz. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasa da bazı kuramcılar temel duygu kümeleri olduğunu öne sürüyor. Bu kümelerin başlıca adayları ve bazı üyeleri şöyle:

California Üniversitesi'nden Paul Ekman'ın keşfine göre belirli yüz ifadelerinden dördünün (korku, öfke, üzüntü, zevk) sinema ya da televizyonla karşılaşmamış oldukları tahmin edilen okuma yazma bilmeyenler de dahil olmak üzere, dünyanın değişik kültürlerinden insanlar tarafından tanınmasının de duyguların evrenselliğini gösterdiğini ileri sürmüştür. Ekman, Yeni Gine'nin ücra yaylalarında tecrit edilmiş halde yaşayan Taş Devri'nden kalma Fore kavmine varıncaya en uzak kültürlerin insanlarına göstermiş ve nerede olurlarsa olsunlar, insanların aynı temel duyguları tanıdığını görmüştür.


Dr Daniel Goleman da duyguları kümeler ya da boyutlar bağlamında düşünmekte ; öfke, üzüntü, korku, zevk, sevgi, utanç ve benzeri başlıca kümeleri duygusal hayatımızın sonsuz çeşitliliğinin bir kanıtı olarak görmektedir. Bu kümelerden her birinin özünde, temel bir duygusal çekirdek bulunduğunu ve bu çekirdekten temel duygunun akrabalarının sayısız mutasyonlarla halkalar halinde yayıldığını vurgulamaktadır. Dr. Goleman dış halkalarda ruh halleri olduğunu; teknik açıdan bunların duygudan çok daha sessiz ve kalıcı olduğunu belirtmektedir.(bütün gün öfkenin hararetine kapılmak ender rastlanan bir durumken, örneğin hırçın ve sinirli bir ruh hali içinde bulunmak o kadar ender görülen bir hal değildir ve bu ruh hali daha kısa süreli öfke nöbetlerini kolayca başlatabilir). Ruh halinin ötesinde mizaç, yani insanları melankolik, çekingen ya da neşeli yapan belli bir duygu ya da ruh halini uyandırma eğilimi vardır. Bu tür duygusal yatkınlıkların ötesinde de; klinik depresyon-ya da insanın kendisini zehirleyen bir duruma mahkum olduğunu hissettiği-sürekli kaygı gibi bariz duygu bozuklukları bulunmaktadır.



(Uluoğlu,B.,2001, Mimarlığın ve Mimarın Olası Bilgi Alanları Üzerine)den alıntılar

Gardner, H., : Gardner ın tezi insanda farklı zekalar olduğu. (kişiselliği ilk ortaya çıkarma çabası gibi ama hala nesnellik üzerinden.), Bunu savunduğu kitabı,Frames of Mind da Linguistik, Müzikal,lojik-matematik, mekansal, bedensel-kinestetik, Kişiye ait(kişisel ve kişiler arası) bu daha sonra duygusal zeka olarak adlandırılmış. yedi zekadan bahseder. 2000 yılı 'scientific American' dersisinin 'intelligence' özel sayısında bunlara doğal ve varoluşsal kategorilerini de eklemiştir. yine kategoriler, zeka kavramının kategoriler aracılığı ile parçalanışı) DİKME YERİNE YENİDEN PARÇALAMA

D.Goleman'ın Duygusal Zeka kitabında da, artık akademik zekanın insanların başarı ya da başarısızlıklarını açıklamakta yetersiz kaldığı, akademik zekası yüksek olup da hayatta başarısız ya da uyumsuz olan kişilerin neden böyle olduklarının bu yolla bu yolla açıklanabileceği tartışılır. ...fazla bilinçliliğin insanı kilitlediği sabitfikriyle bağlantılı açıklıyor Uluoğlu, 'kendini akışa bırakmak'la ilgili açıklamalarını doğru bulmuyor. alıntı yapmış:

" Öyle bir kendinizden geçiyorsunuz ki, orada yokmuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ben bunu pek çok kez yaşadım. Sanki elim bana ait değilmiş ve olup bitenlerle hiçbir ilişkim yokmuş gibi. Sadece orada huşu ve hayranlık içerisinde oturup, izliyorum. Ve o kendiliğinden akıp gidiyor." Sevdikleri bir işi yaparken kendilerini aşma hissine kapılan insanların hemen hepsi bu türden açıklamalar yapar. Uluoğlu bu hissi şöyle tanımlıyor: bütün taşlar yerlerine oturuyorlar ve ben her birini yerleştirdikçe bundan haz alıyorum. belki diyor bu akış "duyguların tamamen performans ve öğrenimin hizmetine verilmesidir."s118 bak