‘İnsan varoluşsal bir sınav içinde. Savaş gibi yıkıcı dönüşümler...Geçmişin yıkımını eski bağlamları yeniden kurmak için bir çağrı değil, tersine insanın kendisini yeniden kurması için birer çağrı...özellikle de tam yaranın olduğu yerde…’
Leboswood
"Zhuravli" (Russian: «Журавли́», IPA: [ʐʊrɐˈvlʲi], Cranes) first performed in 1969, is one of the most famous Russian songs about World War II.
The Dagestani poet Rasul Gamzatov, when visiting Hiroshima, was impressed by the Hiroshima Peace Memorial Park and its monument to Sadako Sasaki a girl who contracted leukemia as a result of the radioactive contamination of the city. Following Japanese traditions, she constructed one thousands paper cranes, hoping (in vain) that this might save her life. Haunted Gamzatov for months and inspired him to write a poem starting with the now famous lines:
"I sometimes think that the fallen soldiers Who have not returned from fields of blood Never lied down to rot beneath our soil But must have flown off as white cranes..."
Unutmuşken,
Bilinçli ve Bilinçaltındayken,
Hesaplanamazlar ile uğraşırken,
Gündelik olanı Aşk ile Ölüm arasındakini yaşarken...
Kadınların gelişiminde bütün ‘ev ekonomisi’ edimleri, yemek pişirme, yıkama, süpürme, sıradan olanın ötesindeki bir şeyi açıklar. Bütün bu metaforlar ruhsal-hayat üzerinde düşünme, onu hazırlama, besleme, yetiştirme, düzeltme, temizleme, düzenleme yollarını gösterir.
Bu gündelik işler aracılığıyla Baba Yaga’nın öğretip Vasalisa’nın (Kitapta bahsi geçen hikayeden alıntı) öğrendiği şey ise kocaman, kudretli, döngüsel, beklenmedik, öngörülemez, Doğa büyüklüğünde geniş ve engin, tuhaf, garip ve alışılmadık olan karşısında korkup sinmemektir.
(Estes, C., P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s: 114)
9 Şub 2019
Bu da böyle akşam olsun! asalım kolumuzu uzaktaki bir arkadaşın omzuna
özlemek kendisi gelsin ter kokusuyla
Neyden vazgeçtiğimizi hatırlasak
Kalbi de atsak sobaya
yakışıklı bir alevle yansa
kuzular uyusa
her gece bir şey gizler arzuları çekip çıkaran derinden yanan atestir bizi uykuya teslim etmeyen.
yıldızlar yapar ne gelirse elden parlasin diye beyaz inci ulaşır günün ilk parıltılı esintisi. ve yalnız olmadığı halde korkar başkasını sevmemekten ve asar kalbini onun gulumsemesine. sonsuza kadar.
habibi, ateş yanıyor tıpkı benim yandığım gibi sevgilim, alevler tutuşuyor benim küle döndüğüm gibi
ruhta yitip giden bir şeyler var gözleri pasa terk ederek ve ne zaman geri cagrilsa kafasını gömerek toza.
bu sırada sulara gömülen bir şeyler var karanlıkta bir yere. sen ve bendik. bunu sevdin, ben de öyle. hep böyle olalım istedin, içinde bir yerde.
şimdi terketme onu, bir şans ver. son danstan sonra unutacak olsam seni keşke. ama her yerdesin, her zerrede. her ezgi ve her küçük yara berede. ışte oradasin. çeviri kaynak: https://eksisozluk.com/tamino--272775
Enrico Donati with Yup’ik mask, c. 1948. Photograph by Tony Vaccaro
Yun Sim-deok (1897-1926) was Korea’s first soprano and an early Korean pop figure, covered the song 'Danube River' composed by Ivanovici in 1926
Kim Woo-Jin is a stage drama writer while Korea is under Japanese occupation. 'The theory of death and life' şiirinden
6 Şub 2019
Çok uzaktan gelen hediyelerle ekmek kokusuna karışan bahar kokusu ile
bir seyahatteymişiz gibi ama degiliz!
Özgürmüşüz gibi yine ama değil,
Eski arkadaşlıkların acemilikleri gibi ama değil,
9 Oca 2019
T
i
l
y
a
kar öncesi bir kış çayı... 07.01.2019
5 Oca 2019
Neşe de, hüzün de hep içerde
hep daha fazla hep daha eksik
20 Ara 2018
Kml dedi: Hayatta kalma şansım %20 imiş
Dedim: Dolu tarafı tutmak zorundayız...
Snn dedi: bilgisayari bugün korgolarlar 2 gunde bende
olur başlarım burdan ben gorusuruz 😊
Bir şimdie buluştuk sadece
sadece şimdilerde buluşabiliriz biz
geçmişimiz gitti
gelecek şimdilerde buluşulacak mı belli değil
ama şimdiler hep gelecek, hep gelirler ve giderler
biz şimdi de buluşalım hep
18 Ara 2018
'Ayakkabının bağı çözülürse birisi seni özlermiş' diyor bir Kore dizim!
Brş diyor ki: Aa güzel bilgi
Diyorum ki: her zaman herkesi bir yerlerde özleyen birileri illa var mıdır acaba? Bilinçaltında bir yerlerde dolanıyoruzdur dirilerinin.
Brş: O zaman cesaret dileyelim. Dilerim ki: Özleyebilme cesareti!
İnsan türü olarak sosyal hayvanlarsak eğer, geçerliliğini yitirmiş rollerden kendimizi azat etmediğimiz sürece rahata eremeyeceğiz. Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, “ikili ilişkilerimizde faşizmi” üreten bir tarihi tekerrür ettirmekten kaçamayacağız.
Dünyanın her yerinde neo-liberalizm irili ufaklı toplumsal sarsıntılara sebep olurken, eski alışkanlığımız hiyerarşilere, unvanlara, kürklere sarılamayacağımız ayyuka çıkıyor. Kendi ebeveynlerinden daha güvencesiz bir gelecek için çalışan bir nesiliz. Mutluluğumuzu bu kadar belirsiz ve bir açıdan kontrol edemediğimiz değişkenlere dayandırırsak huzur bulamayacağız. Ursula K. Le Guin “Sen uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar” derken, sürekli savaşanın bir süre sonra savaşın kendisi olacağını ve “hiçbir savaşın kazananı olmadığını” kastediyordu belki. İşte bu yüzden, bizi silindir gibi ezip geçen sistemle baş etmenin yeni yollarını aramalıyız. Onun istediği gibi ya savaşçı ya da esir olmaktan başka bir seçenek de olmalı. Bu açıdan, birey olmanın anlamı üzerine tekrar düşünmeli ve belki de kendimizi yeni baştan yaratmalıyız.
Hermann Hesse “Kuş yumurtadan çıkmak için savaş veriyor. Yumurta dünyadır. Doğmak isteyen, bir dünyayı yok etmek zorundadır” sözleri ile muhtemelen sıfırdan başlamaktan bahsetmiyordu. İnsan bir beden ömründe birden fazla hayat yaşarsa eğer, eski benliğimizi öldürmek yenisinin yoktan yaratacağımız anlamına gelmez. Aksine, her organizmanın bir ömrü vardır ve onu tamamladığında toprağa, yağmura, havaya karışır ve yeni nesillerin besini olur. Darwin’in haklı olduğunu varsayarsak, evrim, yeni kuşakların genomlarının mükemmelleşmesine doğru çalışacaktır: Evrenin içinde her şey muhtemelen özünde sadece yıldıztozu. O halde, yeni baştan yaratacağımız benliğimize de evrenin yasaları işleyecektir.
Doğanın kayıtsız şartsız vahşi olduğuna, büyük balığın küçüğü yuttuğuna dair -dilimize vurmayan ama bilinç dışımızdan hemen hepimizi yönlendirip insan sosyalliğinin acımasız kurallarını belirleyen- o batıl inanç, gündelik ilişkilerimizde kurduğumuz hiyerarşilerin de temeli oluyor maalesef: Kaç yaşındasın, mesleğin ne, ekonomik gücün ne, toplumsal mücadelelere ne kadar emek verdin, ne kadar tanınıyorsun… Oysa evde birlikte yaşadığımız kedi, tüm bunlardan bihaber, en yalın ve sevgiye muhtaç hallerimizi bildiğinden, o en çocuk yanımıza şefkat besliyor ve bu yüzden karnımız ağrıdığında gelip kucağımıza yatıyor. O “acımasız” doğa işte bu kadar bilge ya da aslında insan uydurması saçmalıklardan uzak ve sadece yalın! Doğadan kopuşumuzun mihenk taşı bu yapay sosyallik ise kendimize doğrulttuğumuz bir silahtan ibaret.
Cicero’nun “Vicdanım bana tüm konuşmalardan daha çok anlam ifade ediyor” sözünü pusula olarak aldığımızda, bütün canlıların sadece doğarak saygıyı hakettiği, bu yüzden insan yapımı bu korkunç düzende edindikleri ya da edinemedikleri konumların onların değerini belirlemediği bilgisine ulaşmak için onlarca kitap devirmek gerekmiyor. Güttüğü sürüde yanlışlıkla bir koyunun yere düşüp yuvarlanmasına sebep olan çobanın olayın hemen ardından o koyundan özür dileyerek ona sarılmasında bu temel adalet duygusuna kendi gözlerimle şahit oldum.
Lord Byron’ın 19. yüzyılda “insanı daha az değil ama doğayı daha çok seviyorum” diye ifade ettiği algı, Can Bonomo’nun “bu dünyayı sevmedim ama azaldı kinim” dizeleriyle vücut buluyor bugün: Asalet iki yüz yıl sonra çocuksu bir bilgeliğe evriliyor. Sosyallik insan türünün hayatta kalabilmesi için kaçınılmazsa eğer, bizi bu dünyayı sevmemeye iten, hücrelerimize işlemiş tüm o güç ilişkilerini yıkmak pek de korkutucu olmamalı.
Akışa kulak verip yepyeni çözümlerle gelmemiz gerektiğini anlamamız için daha kaç kuşağa yazık olmalı? Çünkü aslında yeni olan tek şey, insanlığın kültürel mirasına başka bir açıdan bakabiliyor olmamız. Kaçınılmazdan korkmaya, aklımızın çocuksu yaratıcılığını itelemeye ne gerek var?
* Teoman’ın “Aşk Kırıntıları” adlı şarısından alıntıdır.