10 Nis 2018






Kırıkları yumuşatan gitler bir de geller
Ne zaman gelirler,
Taşımalı bir köy okulunda kahramanımızın heykeli
Tavuklarla konuşur
Başka bir okulun hayalini bir köpek gezdirir
Suyumuz hep tadında tuzlu
Kahve hep ...siz
hep bir cizgide dalgalar 
Ya yazmalar...


Dünyanın Büyüsü

Herkes biliyor: Yeni bir çağın eşiğindeyiz.

Bazıları bazı işaretlere bakarak bunun yeni bir Ortaçağ olacağını ileri sürüyor. 

Gizemcilik, Zen modası, kabala; fal, büyü ve kehanet pazarının artmayı sürdüren canlılığı ve bu konularda malumatfüruş olanların yaygınlığı; Umberto Eco; Ursula K. LeGuin; bilimsel olmayanın çekiciliği vs.

Bir: bu bir Ortaçağ değil – daha genel, daha eskiye giden özellikler söz konusu; ayrımı Pre-modernite/Modernite olarak koymak daha doğru. İki: eskiye dönüş değil, diyalektik bir ilerleyiş var. Açıyorum.1 

Modernitenin yaptığı neydi: “die Entzauberung der Welt”2, “die Entgötterung der Natur”3.
Dünyanın büyülü bir yer olmaktan çıkması, demek Frazer’ın Altın Dal’da geniş bir şekilde örneklediği durumdan, yani insanın Doğayla ve onun güçleriyle hercümerc olma durumundan çıkması, dünyanın Doğa ve Dünya olarak, Doğanın da Doğa ve Doğaüstü olarak ikiye ayrılması, insanın ait olmak yerine yabancı olması, bu yüzden de varoluşa ilişkin bir Angst hissetmesi demek. 

“Herşeyi yerli yerinde olan bir hümanizm, kendisiyle başlamaz, herşeyi ait olduğu yere koyar. Dünyayı yaşamın önüne, yaşamı insanın önüne, başkalarına saygıyı da kendini sevmenin önüne koyar. ‘Vahşi’ dediğimiz insanların bize öğrettiği budur: bizim türümüzün ortaya çıkışından önce varolan ve soyumuz tükendiğinde varolmayı sürdürecek bir dünya karşısında alçakgönüllü, efendi ve sağduyulu olma dersi.”4

İnsanın Doğaya yabancılaşması, kendi doğasına da yabancılaşmasını, beden/zihin ikilemini beraberinde getirdi: Descartes. Varoluşun temeline cogito’yu oturtan Descartes, Platon ve Hegel’den çok daha acımasız çıktı: Kartezyen düşünce, yaşayan sistemlerin ilke olarak inorganik maddeye indirgenebileceğini, yani doğanın aslında ölü olduğunu iddia etti. 

Böyle bir mezarlıkta bilim bu yabancılaşmanın hem nedeni, hem de sonucuydu. Pre-modernitenin belirleyici özelliği olan “katılımcı bilinç”, yani Doğadan ayrı düşmemiş insanın bilinci, bilime yenik düştü, ama bu metafiziğin Kartezyen düşünceyle ikame edilmesi bilimsel değil, siyasi bir süreçti: yanlışlığı kanıtlanmadı, yalnızca reddedildi.5 

Descartes’ın temel hatası da bu: yaşayan sistemler, ya da Zihinler, parçalarına indirgenemez. Doğa canlıdır.6 

Neye gerek duyuluyor şimdi: 

“Antropomorfik olmayan bir animizmin yeniden bulunması”na.7
Logos’la eros’un yeniden birleşmesine.8
Bilimin ve ratio’nun –Modernite’nin getirdiği kazanımların- safra sayılıp atılması ve yerine “huzur”un konması artık mümkün değil, istenir de değil. Diyalektik ilerleyişten kastım bu: büyüye dönmek vaktidir, ama ilerideki büyüye, geride bırakılana değil. 

Ancak bu noktada henüz bir kaçınılmazlığın ortaya çıktığını sanmıyorum – (farklı yerlerde) farklı şeyler olabilir. Herşey Şehir’e ne olacağına bağlı. Eğer canlı dünyayla bağlanma biçimini değiştirmezse, yani hem Lebenswelt cansız nesneler, ortamlar ve bunların dayattığı ilişki yumaklarıyla doldurulur, hem de Şehir büyümeyi ve iktidarını parlatmayı sürdürürse, Büyüye duyulduğu açık olan özlem, özlem olarak kalır – belirsiz, sonuçsuz, revnak.

Modernizmin kalesi: Şehir. Aralarında bir aşamadan sonra neredeyse bire bir örtüşen bir ilişki var. Birbirlerini zorunlu kıldılar; birbirlerinin üzerine basarak yükseliyorlar.9 

Bir eros parantezi: 1) Dünyanın batısında eros ölüyor. 2) Cinsel kutuplar yerini androjenliğe bırakıyor. 3) Büyü özlemi canhıraş. Aralarında nedensel bağlar olma olasılığı yüksek. Batı Şehri bu ölümü sessizce destekliyor. Psikiyatriye en büyük talep burada; psikiyatri en çok burada çaresiz – erkek ve kadının ol(a)madığı yerde psikiyatrinin yapabileceği ne var? Androjenler arasında oynanan oyun bir baştan çıkartma (ama asla baştan çıkmama) oyunudur, cinsellik değil.10 Oysa Doğa baştan çıkartmakla uğraşmaz, yetinmez. Baştan çıkartmanın ışıltılı sahnesi: Şehir. Bir imparatorluğun çöküşü. Doğu şehri ne yapıyor peki, Batıdakine öykünmekten başka?

Eşiğinde kıpraştığımız yeni çağ, eğer dönüşümü başaracaksa, odağına Şehir’i alacak ve iktidarını sarsmaya yönelecektir. Seçkinler çemberin dışına kaçacak –bu ilk kez gerçekten mümkün oluyor- ve şehir “quasi-fare”lere kalacak: Modernite’nin mirası yeni proleterya. Çemberin içinde şiddet, yabancılık ve korku öyle titreşecek ve titreştirecek ki insanları, Şehir’i ve kendilerini canlı sanmayı sürdürecekler. Dışarıdaysa keşif ve buluşlar, Modernite’nin başlarında görülen hızla gerçekleşecek – içe ve Doğaya yönelik olarak. 

Bugün dünya, gerçekten de sanayi dönemindekinden daha radikal çatışmalara sahne ve gebe11 – uygarlıkların zarı atılıyor, gemilerden bazısı batacak, en sağlam olduğu sanılanlar buzdağına çarpacak.12 

Eğer Büyünün egemenliği mümkün olacaksa, “paradigma” haline gelebilecekse -ki bu bana tek kurtuluş yolu olarak görünüyor- bu ancak böylesi bir çağ yangınıyla olabilir; anka olarak çıkılacaksa, bu da ancak Büyünün kanatlarıyla. 

Cogito, sayı: 10, 1997 

_____________________________________________

1 Ve bunu gayet şematik bir biçimde yapıyorum. 
2 “Dünyanın büyüsünün yok edilmesi” – Weber. 
3 “Doğanın tanrısızlaştırılması” – Schiller. 
4 Levi-Strauss. 
5 Berman. 
6 Bateson. 
7 Ferenczi. 
8 Reich. 
9 A l’Escher. 
10 Baudrillard. 
11 Touraine. 
12 Türkler gemiyi kaçırmakla ünlüdür – bir tanesi bu sayede Titanic’le birlikte okyanusun dibini boylamaktan kurtulmuştu.

5 Nis 2018




Hayatta aynı hakikatlerin farklı tonları olabiliyor
Ve her şey zaten hem çok acıklı hem çok komik ve aynı anda
Film: Kelebekler


3 Nis 2018



 

Ben bugün kuş çizmiştim kendimi Urfa işi bir mezar taşında
Rafet Arslan Kilise Sokağına dönmüştü bugün
Ben geçtim mi ki o sokaktan ne zaman
konuşmadım sokak filozoflarıyla ben
O bedeli ödemedim ben, ama ölüp dirilmiştim yeniden, ama sanat demedim hikayeye
OPE delisi, Sürreal özentisiydi hep...
Sonra ismi birşey ve AY olan trans kadın devam etti:
Lise, etek, baba, yürüyüş, lgbt, sakal...
Özgr dedi: neden böyle oldu, bu sokaktan hiç geçmedim di
Dedim: Ben geldim ondan, şimdi zaten her şey sanat!

https://soundcloud.com/yuvacan-atmaca/sets/bo-una-iir-02   

Sonra dedi Rafet:  Selam. Güzel kesit. Sözler frekansa dönüşüp atmosferde yayılmalı. Sevgiler

29 Mar 2018


Dedim: 
Mimarlıgın bu yamulma halleri cok hosuma gidiyor

A.Pş dedi:
Evet kitlesel eylemler hep yamultuyor, Bayram Namazları, cenazeler...
Dedim:
İste o cosku hali nesnenin sınırlarını bozan cok heyecanlandırıyor beni
hep ozenirim o aidiyeti hissetsem keske diye


dedi:
Aidiyet özlemimiz gerçek ama
Mesafe almamız gereken bir şey
(bir foto)
nasıl da mutlular
bir yandan da modern toplum "madem böyle birşey var" demiş gibi
yani futbol falan bir şekilde barışıyor sanırım bu duygu ile
tabi "insanın bir barbar bir de rasyonel tarafı vardır" masalını yersen
bilmiyorum nasıl düşünmek lazım

dedim:

yani bu barbar tarafı kabul edip bir tarafa akıtmalı sanki
futbol mesela onemli bir enerjinin dısarı cıkmasını saglıyor geregince kullanılsa

dedi:
 yine de problemli buluyorum barbarlık ile flört etmeyi
 geçen senelerde bülent diken "barbarlıktan bahsedenler hep kendilerini barbar olarak hayal etmekten hoşlanır etraflarındakileri değil" kabilinden birşey demişti
 haklısın
 evcil dünya da problem

dedim:
 onu biz oyle tanımlıyoruz
yeme zevklerimiz cinsel durtulerde barbarlık iceriyo mesela
 bir cok kendimizi ifade etme hallerimiz
biz tanımlarla marjinallestiriyoruz belki
bir stadyum dolusu insanla aynı sarkıyı soylemek ve beraber heyecanlanmak cok onemli bir deneyim bence

dedi:

eskiden daha çok merak ediyordum
şimdi o kadar etmiyorum
belki bir konserle yetinirim



Sonra dedi:
Tevafuk! dedi
Dedim:

tevafuk benim hayatımın genel örüntüsü
 sanırım o yuzden daha cok konusmam dertlerimi anlatmam lazım ki careler beni bulsun






Ya tutarsa?  Bulutlar maya tutarsa?
Yağarsa yağmur
Islanırsa mı binalar?

27 Mar 2018

Gökyüzü Kimin? Mimarlık Kimin?




Gökyüzü Kimin? Mimarlık Kimin?
20/3/2018 / skopbülten  
URL: http://www.e-skop.com/skopbulten/gokyuzu-kimin-mimarlik-kimin/3733

Mimarlık, ürettiği “mega” projelerle günümüz ekonomik sisteminin motoru. Aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve kültürel alanda yarattığı anlamlar ve örgütlediği ilişkilerle hatırı sayılır bir iktidar alanına sahip. Bu nedenle mimarlık üretim mekanizmalarının içerik ve sınırlarını, hâkim ideolojilerin ve piyasanın manipüle ettiği ekonomik değerler oluşturuyor. Bu anlamda mimarlık, ekonomik değeri yüksek büyük ölçekli nesneler üreten bir hizmet ve uzmanlık alanı. Bu büyük ölçekli nesnelerin üretim mekanizmaları içinde yer alan birçok insanın kişisel değerleri de, kendilerine dikte edilen kimliklere indirgenmiş durumda. Mimarlık hizmetinin bilgi ve araçlarını edinmiş kişiler, mimar, mühendis, tasarımcı, müteahhit, gayrimenkul danışmanı vb.; daha temsilî düzeyde ise yetkili bir imza, pazarlama aracı bir yüz, bir etiket... Mimarlığı talep eden ya da mimarlığın muhatap aldığı kişiler ise kullanıcılar, müşteriler, işverenler... Mimari nesnenin ekonomik değerlerle işlevlendirilmiş, anlamlandırılmış üretim mekanizmaları içinde tüm bu kimlikler, zorunlu ekonomik bağlar ve güç ilişkileriyle birbirlerine bağlı olarak birarada duruyor. Mimarlık hizmeti, ihtiyaçlar ve arzular arasında, kâr-zarar hesapları ve pazarlıklarla büyük bir organizasyon. Bu organizasyonun ekonomik risklerini göze alan baş kahramanlar ise inşaat şirketleri ve yatırımcılar. Mikro ölçekte, çoğunlukla resmî olarak varlıklarını ispatlayabilecekleri bir kimlikleri bile olmayan inşaat işçileri ise ölüm riskini göze alıyor.
Herkes İçin Mimarlık Derneği (HİM), bu üretim mekanizmalarının tanımları içine hapsolmuş birçok kişi ve kuruma başka bir mimarlık pratiğini ve düşüncesini mümkün kılan kamusal bir aralık yaratmak amacıyla kuruldu. Derneğin yarattığı bu alan, piyasanın ekonomik değerleri açısından bakıldığında sistemin işleyişinde bir arıza olarak görülebilir; amatör, eksik, aksak, mekanize olamamış, ayakları yere basmayan vs. diye nitelenebilir. Farklı bir açıdan baktığımızda ise, imkân tanıdığı karşılaşmalarla, bulutsu bir örgütlenmeye hareket alanı sağlıyor.
Bu örgütlenmenin yaşamsal hareketi içinde, piyasanın üretim mekanizmaları dahilinde tarif edilen özne-nesne konumları, sınırlarından arınmış ve savunmasız olarak baş başa kalıyor. Üretimin neresinde, ne oranda ve nasıl yer alacağınızın dışardan belirlenmediği, bir karar merkezinin ve yaptırımların olmadığı, nihai bir nesnel sonucu her zaman hedeflemeyen bu örgütlenmeye dahil olmak, piyasanın üretim dişlileri içinde kişiselliklerinden arındırılmış, bazen marjinalleşmiş birçok insan için hem özgürlük vaat eden hem de tedirgin edici bir deneyim. Hareketin itici gücünü, henüz ekonomik sistem içinde bir kimlik olarak tanımlanmamış, dolayısıyla bu alanın özgürlüğünü kendiliğinden kullanabilen öğrenciler oluşturuyor.
Herkes İçin Mimarlık Derneği, gönüllü öğrencilerle profesyonellerin biraraya gelerek, kentsel ve kırsal alanları ilgilendiren toplumsal sorulara mimarlık ve tasarım bağlamında yaratıcı cevaplar aradığı bir platform. Dernek, ilgi alanlarını ve çalışmalarının içeriğini, ülke veya dünya gündeminde öne çıkan konulardan ya da derneğe iletilen çağrılar arasından belirliyor. Yeniden işlevlendirme, onarım ya da sıfırdan inşa yoluyla kamusal değerleri gözeten projeler üretiliyor; aynı zamanda farklı yaş ve mesleklerden insanlarla, öğrenci ve çocuklarla atölye ve etkinlikler düzenleniyor. Çalışmaların gerekliliklerine uygun olarak açık çağrılar yaparak ya da davetler yoluyla konu hakkında ilgili kişi ve kurumlarla iletişime geçilerek katılımcı süreçler oluşturuluyor. Çalışmalar, katılımcılar arasında karşılıklı sorumluluğa ve iş bölümüne dayalı ilişkilerle yürütülüyor. Gönüllülük esasına göre çalışan derneğin idari, lojistik, proje ve atölye giderleri, üye aidatlarından, bağış ve sponsorluklardan karşılanıyor.
Derneğin e-posta adresine iletilen her çağrı, ortak bilgi havuzu içinde tüm üyelerle paylaşılıyor. Dernek üyeleri hangi çalışmaya dahil olmak istediklerine kendileri karar veriyor ve oluşan ekipler haberleşme, tartışma, bilgi paylaşımı için farklı ortamlarda biraraya gelerek, yapılacak üretimin planlaması, organizasyonu, kurulacak işbirlikleri gibi konuları tartışarak projeyi olgunlaştırıyor. Projelerin üretim sürecinde, bu işleyiş şemaları karşılaşılan yeni durumlara göre değişiyor. Herkes ilgi duyduğu konuyla heyecanının ve enerjisinin yettiği kadar ilgileniyor.
Dernek “Mimarlık kimin içindir?” sorusuna “Herkes için” cevabını veriyor; mimarlığı hem herkesin ortak bir değeri yapıyor hem de hiç kimsenin tek başına ya da toplumsal bir sınıf olarak sahip olamayacağı bir değere yükseltiyor. Ekonomik bir getirisi olmayan kamusal bir amaç için ortaya konan gönüllü emek ve mesleki bilgi de bir “iyilik” ya da “bağış” olarak tanımlanamıyor. Bu anlamıyla, gerek kişisel deneyim ölçeğinde, gerekse kamusal ölçekte soru soran ve farklı yaşam ve üretim biçimlerinin potansiyellerini arayan, alternatif üretim biçimleri ve ortaklıkları tartışan, toplum yararını gözeten ve kamusal değerler yaratabilen, kariyer tanımları dışında kişisel inisiyatif alanları açabilen, üretim süreçlerine yönelik bazen cevaplanamaz soruların peşine düşebilen eleştirel bir hareket ortaya çıkıyor.
Karşılıklı ilişkiler kurarak üreten, bilgi paylaşan herkes bu hareket içinde hem kendisi, hem de “anonim” bir hiç kimse. Mimarlık hem herkesin yaşamsal hareket alanı, hem de hiç kimsenin. “Ağaçlar, dereler, gökyüzü kimin” diye soran bir çocuk şarkısına, “tanrının, Atatürk’ün, belediyenin” vb.[1] gibi cevaplar veren çocukların olduğu bir toplumda ekonomik değer ve mülkiyet sınırları dışında bir mimarlık düşünmek, bunun araçlarını ve koşullarını yaratmak elbette zor. Dernek bu anlamda gökyüzünün hepimizin olduğu gerçeğini hatırlatan bir hayal...





Oidupus

Lacan'a göre; Oidipus karmaşası, kültüre ve dolayısıyla insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir; Oidipus’suz kültür ya da uygarlık olamaz Ancak bu dogal bir karmaşa degil, simgesel bir karmaşadır.Simgesel yapının devreye girmesiyle insan yavrusunun simgesel sisteme geçişini ve bu geçişte oluşan evreleri açıklar. Örnegin, buradada gerçek bir babadan sözedilip edilmediği önemli değildir, önemli olan Oidipus yasasını geçerli kılmak üzere simgesel baba işlevidir, ki bunun tanımı Babanın Adı olarak belirtilir. Böylece simgesel düzene giren çoçuk, kendi kültürel konumunu bu simgesel adı tanımakla edinmeye başlar. Burada dikat edilmesi gereken nokta, Oidipal Yasa'nın özünde simgesel bir yasa olmasıdır.
Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Bu sırada, Oidipus yasası gerçek gerçeklik ile kişinin kendi arasında ve daha da öte kişinin kendi gerçekliği ile gerceklik düsüncesi arasında bir yarılmaya / bölünmeye yolaçar. Çünkü kendini Kültürel Düzenin simgeleriyle düşünen özne, bu anda kendine yabancılaşmakta, kendine ve çevresine dair bakışı dolayımlanarak mesafelenmektedir. Simgenin anlamı burada açıktır; dolayımsız ikili ilişkinin (anne-çcocuk) arasına giren üçüncü bir ögedir burada simge.
İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkânı edinir, ancak bu imkânın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İste, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasasını Babanın Adı olarak ortaya çıkar. Baba, burada simgesel olarak Fallus’a sahip olan yetkeyi temsil eder. Fallus, cinsel organ anlamında değil simgesel yasanın yetkesini temsil etme anamındadır.Fallus’a sahip olan Babanın Adı’dır ve çocuk bu adı tanıyarak kültürün ve dilin dünyasına girer ve özne olarak o dünyaya tabi olur. Açıktır ki Hadım Edilme Korkusu denilen süreçte aynı şekilde simgesel bir süreçtir.
Lacan’a göre, Oidipus karmaşasıyla simgesel düzene dahil olmak, daha önce, Dil dolayımıyla belirtilmiş olan iki temel noktanın geçekleştirilmesi anlamına gelir.
Bilinçdışının kuruluşu,
ve böylece birey-öznenin kuruluşu.
Oidipus karmaşası olarak belirtilen karmasa ya da Yasa, anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması, ve bu yasakla doğan bilincdışı arzunun Babanın Adı'yla yeni imgesel biçimlerle ikame edilmesiyle çözülür. İnsan yavrusu böylece toplumsal biçimleri edinir ve birey-özne olur.Özetle, kültürel düzene girişin anahtarı bu kökensel bastırmayla sözkonusu olmaktadır.

24 Mar 2018




İstanbul otobüs durağında uyudu ve soğuktu
meydandan geçmiş bulundum

25 Şub 2018

Ömr dedi:
Herkes zamanı gelince yasamasi gerekeni yasiyo yuvim
Dedim:
Keşke acı da paylaşılsa

Mrv dedi: Aileler çocukların ölümünü görmemeli

3  kişiyle farklı bi bağım var
Benim o zamanlarımda yanımda olan kişiler

Hiç konuşmadık ama sessiz kalarak ve uyumalarımı vs. Kabullenerek zaman tanıyarak en zayıf  anımda yanımda olmasının verdiği bi his
Biri de sen diğeri de terapist

Aynen o yüzden acıyı bi şekil başka bişiye dönüştürebilio  Paylaştığın şey

Dedim:
Temel is o sanirim aciyi duyguyu biseye donusturmek lazm arkadaslik bunu sagliyo bazi yaratici isler bunu saglio
O bagi kurdugun insanlari hayatindan cikarmak da ayri aci oluyo ama o da bi seviye imis
Gitmesi gerekenler gidio
Ölüm ün başka  başka halleri

Biz yine gömdük birilerini
bazıları toprak oluyor hep varolacak gibi
bazıları hiç oluyor hiç olmamış gibi


18 Şub 2018



NEŞE'Lİ PORTAKAL
Kafamın içinde gibi ama
Cilasız ahşap masada
Susuz kalan plastik ördek sarısı
Molozlu topraktaki portakal ağaç
Ölenleri doğum günü gibi
Yapraksız ama bahar
Cemre düşmüş
Ama Pervin


14 Şub 2018

bir onaylanmışlık

Ahmt E. dedi:

Harika olmuş bu! Yorgun argın okumaya başlamıştım, algım açıldı. 
Latife Tekin'den dadaya ve leutremount'tan ikinci yeni'ye kadar birçok şeyi çağrıştırıyor, çok iyi bir karışım. 
Bir güzel tarafı da Sait Faik kavramlarıyla yapılan bu deneysel ayinde sait faik berraklığının da akmaya devam etmesi. 


dedim: 

Eş ve dostun bir tad almış ama ne olduğunu ifade edemeyen çaresiz bakışları dışında bir kritik almak ne hoş.
Keşke mimarlıkta böyle denemeler yapabileceğim ölçekte olsa!

13 Şub 2018

Srp dedi:

arayıp sorular sorsam
sorularım var
kim yanıt verecek bu sorulara
öyle sonunda soru işareti olmayan sorular
yv. olsa ne derdi diye düşününce cevabından emin olamadığım şeyler
bilmem
her şey

sana anlatmak bile anlamamı sağlıyordu
kendimi
her şeyi
şimdi eksik
ben silmedim
sen gittin

benim sorular soru değil. Diyorum ya yaşadıklarımı sana anlatmanın kendisi, o yaşadıklarımı etkiliyor

Ö. ylmz dedi:

bugün senle bi beşiktaş yapalım dedim
sora dedim aa kız yok burda
özledim kız geri dön
bok mu var orda
bilmiyorum ya bana pek olumlu gelmiyor ama seni dinlerim bu konuda


dedim:

burdayım ölmedim

Evin yolunu bulmak



Ev, yağlanmış yatağında kayan bir eklem kadar kolay çalışan, bozulmamış içgüdüsel hayattır, orada herşey olması gerektiği gibidir...
Bu ev döngüsünün zamnalaması konusunda söylenebilecek en önemli şey: Zamanı geldiğinde, zamanıdır. Hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor olsa bile. Zamanı geldiğinde zamanıdır. (s. 319)


Vahşi dişiyle konuşmak için bir kadının geçici olarak dünyayı terk etmesi ve bir yalnızlık haline girmesi gereklidir. Uzun zaman önce İngilizce'deki alone [yalnızlık] sözcüğü, ayrı iki kelime olarak ele alınırdı: All one [hep bir]. All one olmak, temelli ya da geçici olarak tamamen bir bütün olmak, birlik içinde olmak demektir. Yalnızlığın amacı tam olarak budur, hep bir olmaktır.  
Yalnızlık, bazılarının inandığı gibi bir enerjisizlik ya da eylemsizlik hali değildir, tersine, ruhun vahşi erzaklardan alarak bize ilettiği bir nimettir. Hekim-şifacıların, dindarların ve mistiklerin gösterdiği gibi, eski zamanlarda bir amaç taşıyan yalnızlık hali, hem rahatlatıcı hem de koruyucuydu. Yorgunluğu gidermek ve bıkkınlığı önlemek için kullanılırdı. Kehanet amacıyla da kullanılırdı, günlük hayatın koşuşturmacası içinde aksi halde duyulması olanaksız olan ve öğüt ya da rehberlik istenilen iç benliği dinlemenin bir yoluydu. (s. 327) 


:

3 Şub 2018

25 Ara 2017

Kovayı döktüm
Balığı yuttum
Burnumu tıkadım balık kokmasın
Dilimi damağıma bağladım balığı tadmasın
Okyanusu tim balık beni sevsin

16 Ara 2017

Biz tadını bilsek de bilmesek de
her çürümenin bir tadı var aslında...

6 Ara 2017

Atlar atlar atlar koşuyor kuyularımızda
Aynalarda yansımaz koşmalarımız
Roka tadında ve ağızda nefes
Duvarda bir nokta seç ve tosla
Bir kırık gelecek karşıdan ve
nerede kaldın? diyecek ucu yarım açılmış kalemler

3 Ara 2017


Dolunay bende
ve hep bir dolunayın ertesidir
Nasılsın sorusuna verilmeyen cevaplar
alınmayan selamlar
ne güzel aslında bu olamayışlarımızın arkadaşlara anlatıldığı sofralar
kolkola yürüyüşlerimiz sokaklarda

tramvayın da evini yıkmışlar
birinin kutsalı birinin evini yutmuş
bize neydi ki
biz tramvay değildik
tramvay da eskisi gibi değildi zaten
o eski hiç olmadı ki


Srp dedi ki kendi devrimine hep inanmak gibi
ben yine inanmadım devrime ve arkadaşım oldu evrim
ya çamur? dedi
Bir hiç oluyor bu bulanmalarımız, çamur gibi...

zor değil sadece olmak olmalıydı evet
bir cevap gibi beklenmemeliydi ertesi günlerimiz
biz olmasak da olurdu tüm olanlar

sadece olamamıştık
çamur değil, hiç hiç değil
olmak değildi, çürümektir dedim
en sevdiğim de çürür ama hiç hiç olmadı







2 Ara 2017

Sessiz bir lunapark buldum
Gunduzu geceden yuttum
Kuzular gibiydi yorgan


Yaraya sustum geceyi
Aglatmadi izi
sarhosluk bir bardak su susmadi basucumda
Yatti kalkti  basti kalpli paspasa 

Kuzu dedi uyudu solumda kiyi
Sabahi panjurla tuttu

24 Kas 2017

Bulgur yemiş kuşlara bakan kedi uykusu
Her kuş kanadı dalgalandırınca havayı meraklı uyanış
Ve aynı hareketlere tekrar tekrar heyecanlanmaktan bıkmış yeniden uykuya dalış
Ya bendeki düşünceden kaçış
Aynı düşlere tekrar tekrar meraklanış
Ve yine bu heyecanlardan bıkmış kalemi bırakış
Tek niyetim tüylü sırtında izlediğim nefesin
Tekrar tekrar yine de sıra sıra tesbih çeker gibi düşlerim….
Ben temel olarak bayağı yoğun bir ‘drift’ hissediyorum!...anlatamıyorum...çağla çağla bitmez...
dedi Özlm Ü.
dedim: bazı sınırlar var iyiki varlar onlara sarılalım, en sevdiğimize sarılır gibi...

20 Kas 2017



Bulut ekşiyince zamanı değildi mavinin
Griler koştular ıslaktılar
Yağmurlu yola kızgın korna kadar bile olamadı yağmak
Boğazı şişmiş İstanbul

Git de demedi kal da demiyor...

4 Kas 2017



Srp : Yarım olunca mı tam oluyoruz ? dedi
Ay  güneşe dolunca mı  tam olur ... düşündüm ben
Ya boşsa aslında dolunayın arkası
Hep bir yarımımızı saklıyorsak  bom boş

-->
Hoşgelsin demek için başkasının yarısı