27 Mar 2012




sen ve o arkadaş değilsiniz

13 Mar 2012

inanılmaz ama baya çalışmış bulunmaktayım. Piramitler ve labirentler
tam olarak sökülmese de yolun ucu gözüktü gibi.
sütlü kahve yine taştı ben düşünürken,
o adam bana birşeyler söyledi düşünmeden.
o otelde ölenleri düşünürmüş gibiydi kapının önündeki eylem
bir de arkadaşım beni düşünür bilirim
ama aklın kuyusundan nasıl çıkılır pek kimse bilmez!
ben nasıl çıkarım o kuyudan bilmezler.
yukarı bakarım, göğe bakarım
yıldıza, aya, merküre, saturne bakarım
başkalarının düşüncesinde kendimi boğarım bilirim
ama olsun ben yine de yukarı bakarım..
bence hep yukarı bakalım!

11 Mar 2012

öyle alışmış ki çıplaklıklarına ağaçlar, yağmurda ıslanmıyorlar sanki!

bahara hoşgeldin dersek belki gelir!

       
sakiniz elimiz PENCEREMİZ filan temiz 
baharı filan
 bekleriz...T.U


8 Mar 2012

Herkesin çantasında bir düdüğü olmalı. Ne olur ne olmaz,
dolunay olur, kadınlar günü olur, yanda bando olur!
Tanrı katına, tek ve mutlak bir anlama ulaşma isteği olarak Babil kulesini
inşa etmişiz, ve sonuç mimari ve dil. Mimari ve dil düşünce ve eylem
ayrışmasında açığa çıkan enerji fazlalığı, bir anlamda en büyük ilk günahlar!

7 Mar 2012

5 Mar 2012

Çürümüş bir şeyin formunda bahsedebilir miyiz?
çürümek düşünme ve eylemin bir olduğu bir formun ifadesinde kullanılabilir mi örneğin? çürüme sürecinin an ve an değişen formları sürecin formu..bitmiş ve nedenleri sonuçları, doluları ve boşları olan bir formdan bahsedemeyiz. Ve düşüncesini ayrıştıramadığımız durumu söylemleştiremeyiz de!

23 Şub 2012


Noktadan bakınca boş bir kağıt,
Kırıktan bakınca dolu bir taş gibi
Boş muyuz hep beraber yoksa yalnız dolumuyum
bilemedim!!

Attali labirent fikrinin yeryüzü ile ilgili olduğunu söylemekte. Mağaralarda girdapların keşfedilmesi, ırmakların kollarından oluşan ağın, onların kıvrımlarının, ormanların içinden geçişlerinin incelenmesi sonucunda belirdiğini söyler. s: 28
Bütün bu gözlemler sarmalın keşfini doğurur ve oradan labirente geçilmiştir. Sarmal düz, kurallara bağlı ve düzenli iken, labirent köşeli, dolambaçlı ve düzensizdir, tıplı insan gibi. Bu düşünce şüphesiz insanın ilk kat ettiği ve sonucunda bir kişi haline dönüştüğü yola da yabancı değil: Onu ana karnından çıkaran yol. Kadın insanın ilk labirentidir.(Jacques Attali, Labirentin Tarihi, s:28, 2004)

19 Şub 2012

çıplak ve ayak

Bir naylon okyanus gibi olur mu? okyanus naylonlaşıyor da, naylon neden okyanus olmasın ki? Peki sesi de nasıl aynı, ya ışık? Okyanus yokken, ıslak bile değilken okyanusu hissettirebiliyorsa, bir ses, bir ışık, bir tül gibi naylon  neden soyunup atlamıyoruz içine bizde. Yaratmaya odaklı biz, işimiz gücümüz herşeyimiz yaratmak ya tül gibi bir naylon torba bile yapamıyorsak ne önemi var bu diktiğimiz kulelerin, oraya buraya. Hem ne kadar basit, hem ne kadar zor bu yapmak!

http://www.ciplakayaklar.com/

bāb-ilû


Akadca bāb-ilû sözcüğü Tanrı'nın kapısı demektir. Sümerce'de aynı anlama gelen sözcük Kadingirra'dır.
Eski Ahit'te Babil sözcüğü Babel şeklindedir. Bu kelime İbranice Bavel kelimesinden gelir ve Eski Ahit'te "kargaşa, karışıklık" şeklinde açıklanır.
Kur'an'da şehrin ismi Babil olarak geçer. Türkçe'deki ismi Arapça'dan gelmektedir.
Tanah ve Eski Ahit hemen hemen aynı olduğu için her iki dinde Babil bahsi aynıdır. Babil kulesinden Tevrat'ın Yaratılış (Tekvin) kısmında bahsedilir.
* Efsaneye göre tanrı kendisine ulaşmaya çalışan insanların kendini beğenmişliğine kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Kulenin yıkılışı Tevrat'ta anlatılmaz ancak Jubilees veya Leptogenesis olarak bilinen Yahudi belgelerinde anlatılır.

18 Şub 2012

yuvacan
Bir şeyin yokluğu, onun varlığından daha dayanılmaz ve tatlı olursa ona aşk mı denir?  O şey olduğunda tadı kaçıyorsa, istemek, arzu nesneden bağımsız ve hep daha fazla. Çok fazla. İstemelerimiz şekilsiz biz şekilsiziz. Neden bedenimize ve diğer bedenlere bu kadar inanç? Ve şeklimizden kurtulmak demek zihin demek de değil en kötüsü. Hiç olmayı kabul ettiğimizde "arzular şelale" belki de!

4 Şub 2012

6.26.09


____yuvacany____________yuvacanyu ______yuvacanyuvacan_______yuva vacanyu ____yuva acanyuvac___yuvacanyuvacanyuvac ___yuvacanyuvaca acanyuvacanyuva_______yuva __y an canyuvaca nyuva_________yuva _ canyuvacanyuvacanyuvacanyuvacany_______yuva _yuvacanyuvacan canyuvacanyuvac______y yu yuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyu__yuv yuvacanyuvacanyuvacan vacanyuvac_y yuvac yuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvacan yuvacanyuvacanyun canyuva nyuvacan _yuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvac __yu anyuvacany yuvacanyuva anyuv ____yuvacanyuv nyuva yuvacanyuvacan ______yuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyuvacanyu _________yu nyuvacanyuvacanyuvacanyuv ____________yuv nyuva acanyuva ______________yuvacanyuvacanyuvaca _________________yuva uvaca ___________________yuvacanyu _____________________yu ca ______________________yuva _______________________yu

Artık ne modern öncesi bütünlük algısına ? sahibiz, ne 20.yy ın ütopyalarını gerçekleştirebildik, ne de sosyal varlığımızı dünyaya uydurabildik, savaşları, yıkımları durdurabildik. Ama ısrarla hala inşa ediyoruz. Belki artık pek ütopyalar, hayaller yok ama inşa ediyoruz. İnşa ettikçe değiştirdiğimiz, değiştiğimizi varsayıyoruz. Hayal etmek ise yeni bir dine dönüştü. Olmak istediğimiz biz ve olan arasındaki boşluk hala aşılamayan genişlikte. isteklerimizi revize etmek ya da olan bizi revize etmek? 

“neden hiç yerine ille de birşeyler koyuyoruz?”  C. P s: 34

Portzamparc C., Sollers P., 2010, “Görmek ve Yazmak”, Yapıkredi Yayınları

16 Oca 2012


ayva yi yedikten sonra cekirdekleri azcik bicakla kesiyosun
10 −15 cekirdek
soora soyle ustunu ortecek kadar normal su koy
2 gun falan bekle
o su jel oluyo  onu eline yuzune suruyormussun.

15 Oca 2012

Unfurl  fora
acmak ...



"hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam"(Metin Eloğlu)
diyor birisi, yineliyorum
hiç unutmam hiç unutmam, hiç unutmam
çünkü hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmayın
insan nasıl direnir başka
"hiç unutma"
diyor Turgut Uyar, yineliyorum
hiç unutmam hiç unutmam, hiç unutmam
çünkü hiç unutmam......

bir zamanlar "parmaklarının ucunda ışıklar var" ı hiç unutmuyorum
iki ayrı duvarındaki iki ayrı penceresinden,iki ayrı trafik ısığını ve o nehri gören
o odayı hiç unutmuyorum.

8 Oca 2012

Farklı zamansal fazların çakışması mı rastlantı??
Rastlantı mekanda nasıl beliriyor?
Rastlantı değil belki eşzamanlılık(simultaneity)
Kişisel olan mekanda nasıl beliriyor?
Tanrı zamanmış diyorlar?

1 Oca 2012

kaybettiklerim aklıma geldi..
o bereyi kaybettim, o kırmızı montuda, o da gitti...
o dandik yılbaşı ağacı da gitti meydandan..

23 Ara 2011

İlk gece ve bırakılanlar yine!

belki de hakikat, nedenleri olan, ama bu nedenleri göstermek istemeyen bir kadındır? Nietzsche Wagner'e Karşı s: 46

28 Kas 2011

Bir şeyi çok istemek ve hiç istememek arasında her şey...

13 Kas 2011



üzüm ne zaman üzüm olmayı unutur?
üzüm ne zaman ne olmak istediğini unutur?
üzüm bir fayda uğruna mı şarapta ölür?
üzüm bir zevk uğruna mı şarapta yeniden doğar?

12 Kas 2011


If one has a passion for the absolute that cannot be healed, there is no other way out than to constantly contradict oneself and to reconcile opposite extremes. Frederic Schlegel 
Oksijen paradoksu... hem çürütüyor, hem hayat veriyor.

10 Kas 2011

Transgression opens the door into what lies beyond the limits usually observed, but it maintains these limits just the same. Transgression is complementary to the profane world, exceeding its limits but not destroying it.   Georges Bataille, Eroticism

9 Kas 2011

Alaturka bir şarkıda amaaaaaaan! diye bağırmak...
diye başlar gün sonra
bitmedi, bitmez hiç ironi bu ülkede
bayramda bayram isimli hotel çöker depremle
hem de deprem üstüne depremle
geliyorum diye diye
Nuri Bilge boşuna koymaz kavunları ölüyle bagaja yanyana
yine ölür birileri, biz dizi izleriz...

8 Kas 2011

4 Kas 2011

3 Kas 2011

miş gibi...
şiirleri bile klavye de yazıyorsak
tırnaklarımız yeşil boyalı ise  ve tek hissettiğimiz doğa buysa
bilgisayarımızı, uyumadan hemen once kahvaltı sehpası ile  kucağımıza alıp ısınıyorsak
kitaplar rafları yamultmuş ve biz onların ağırlığından kaçıyorsak
sadece kedi gibi varolabilmek istiyorsak
kuyrukla tamamlanan bir  gibi yatmak istiyorsak sadece
lanet mi olsun bize?
insan bile değil miyiz biz şimdi!
kalp böyle atıyorken ve hala ağlıyorken kendi zavallı aşklarımıza
gidelim sadece gidelim
gidersek belki gerekmez söz, susarız
arada durup tüylerimizi yalarız.

24 Eki 2011

Sanatı Anlamak! Sanatı Avlamak!





Sanatı Anlamak! Sanatı Avlamak!
1/10/2011 / skopbülten  
URL: https://www.e-skop.com/print.aspx?PageID=394
Bugünün sanatında dil, örgütlediği anlamlarla sanatın deneyimselliğinin önüne geçmeye başladı. Sanat üstüne yazılanların pek çoğu, anlama çabaları olarak gözükseler de, oluşturdukları yeni yeni anlamlarla sanatsal olanın deneyiminde aşılması güç bir koşullanmaya ve kısır döngüye neden olmaktalar.  Modernliğe özgü “aklın yolu birdir” ilkesine karşılık, akıl yerine dilin egemen olduğu postmodern hakikat rejiminde anlamlar olabildiğince çoğaltılmakta. Akılla ve akıl yoluyla kurulan sistemlerle, anlamlarla savaşarak kendi özerkliğini kazanan ‘sanat’, farkında olmadan ‘dil’ aracılığı ile özerk varlığını yitirmekte.
‘Sanat’ ile ‘dil’ in karşı karşıya geldiği bu durum, yeni bir savaş niteliğinde. Acaba sanat, hayatı anlamlandırmakta mı, yoksa varolan anlam sistemlerini bozmakta mı? İşte bu noktada anlamak kelimesi ile avlamak kelimesinin kökensel ortaklıkları bize bazı ipuçları veriyor.[1]
Anlamak, bir bakıma, belirsiz, tanımsız ve dolayısıyla bizim için tehlikeli olabilecek durumları etkisiz hale getirmek, koşulları kontrol altına almak, yani avlamak ve ele geçirmek demektir. O nedenle dil, yarattığı soyutlamalarla bu anlamlandırma ve dolayısıyla avlama işleminin en önemli silahı sayılabilir. “Dil sayesinde, çevremizi kuşatan sayısız duyumun, önyargının, korkuların oluşturduğu kılıftan kendimizi kurtarırız. Adlandırarak, sınıflandırarak, seçim yaparak. Dil, bir şeyi, bir duygulanımı düşünmek ya da tasarlamak için onu deneyimleme, yeniden deneyimleme ya da taklit etme zorunluluğundan bizi kurtararak, bizi duyusal dünyanın dışına çıkarır. Deneyime kısa devre yaptırmak söz konusudur, kavramlar da böyle ortaya çıkmaktadır. Aklın soyutlamayı gerektirdiğine ilişkin önyargı da buradan kaynaklanmaktadır.”[2]

Özellikle akıl aracılığı ile anlamak, anlamlandırmak daha da temsili ve soyut olana bir yürüyüştür. Deneyimleri evrenselleştirmek, belirlemek, adlandırmak amacıyla soyutlayabilmek, duyusal deneyimden bir kez daha geçmemek için bir formül bulmaktır. Deneyimler temsili araçlar aracılığı ile depolanır, bir takım formüller içinde tutulur. İnsan kendisini ve ürettiklerini yaşamın belirsizliğinden ayırarak özneleşirken, yaşamı ve kendisini nesneleştirir. Bu nesnellikler aracılığı ile de kendi varlığını sürekli varsayar. 
Fakat çelişkili biçimde kendi sürekliliğimizi, hayatı süreksiz hale getirmeye çalışarak gerçekleştiririz. “Yaşam her zaman yine yaşamın yok edilmesinin bir ürünüdür. Ama buna rağmen yaşam ölümün reddedilmesidir.”[3] Bataille bu çelişkiyi insanın hayvan olmaktan ayrıştığı bilinçli olma anıyla bağlantılı olarak açıklamaktadır. Bu çelişki Bataille’ye göre: “erotizm”dir. “İnsan hayvanlıktan çalışarak, öldüğünü anlayarak ve utançsız cinsellikten erotizmin ortaya çıktığı utançlı cinselliğe geçerek çıkmıştır. Erotizm, ölüme kadar yaşamın olumlanmasıdır.”[4]
Tüm bu akıl oyunları; ister Ussal düşünce, ister Kartezyen düşünce, ister Rasyonel düşünce, ister Modern düşünce olsun; hepsi sonlu bir düzen arayışı peşindedir. Sanatsal deneyim ve eleştiri ise avlayarak, tanımlayarak öldürdüğümüz, sonlu olduğunu varsaydığımız anlamları çürütür, bozar. Böylece kişisel ve deneyimsel olan açığa çıkar ve yaşamın belirsizliği, tanımlanamazlığı dolayısıyla sürekliliği yeniden olumlanır.
Bu tersine hareket deliliğe yakınlıktır, anlamsızlık hakkıdır. Sanatın anlamları çürüten, bozan, tersine hareketi, ona ‘doğa-üstü’ güçler yüklenmesine yol açar. Ancak bu da bir takım çekinceler doğurur. Tarih boyunca sanat ve eleştiriye negatif bir anlam yüklenmesi tesadüf değildir. Bu nedenledir ki, pek çok dönemde sanat kontrol altına alınır, yasaklanır, sansürlenir.
Kant’ın “estetik fikirleri” yaratan yeti olarak tanımladığı “deha”, sanatın doğa-üstü bir güç olarak görülmesine bir örnektir. Kant’a göre: “estetik fikirler, ussal fikirler gibi duyusal deneyimin ötesindeki bir bütünlüğü temsil etmeye çalışır. Fakat ussal fikirlerden farklı olarak, estetik fikirler duyusal form altında tikelleşir ve somutlaşır. Bir estetik fikir kavramlarla kapsanması mümkün olmayan çok kapsamlı bir sezgidir. Tek bir kavrama, tek bir dile indirgenemez çokluktadır.”[5]
Tek bir dile indirgenemezlik, dilin bozunan, anlamla uğraşan hali olarak kabul edebileceğimiz şiir için de söz konusudur. Rimbaud Kahinin Mektubu isimli metninde şairi, bütün duyuları bilinçli olarak ve sonsuzca karıştırarak, onları düzensizleştirerek Kahin’leşen kişi olarak tanımlar.[6]
Sanat ve beraberinde eleştiri kavramının özerk kavramlar olarak tanımlanmaya başlandığı 18.yüzyıl, aynı zamanda akıl ve akıldışının da tanımlanmaya başladığı bir dönemdir. 20.yüzyıl başlarında ise bu tanımlar iyice belirginleşir. Özellikle Henry Bergson’un  dureé kavramı, bir nesne karşında özne olma halini saf dışı bırakır; duyusal olanın, akıl dışı olanın tanımlanabilmesi için önemli bir düşünsel altlık ortaya koyar. Dureé kavramı, Kartezyen düşüncenin özne ve nesneyi belli bir pozisyonda birer form (nicelik) olarak karşı karşıya koyduğu ‘uzamsal’ düzlemine alternatif niteliğindedir. “Dureé, uzamsal düzlemin homojen ve eşzamanlı yapısına karşılık içsel bir ardışıklık, örgütlenme, heterojenlik, ve süreklilik olarak tanımlanır; ölçülemez ve bölümlenemez. Bu tam olarak ölümün süreksiz tanımına karşılık, yaşamın kavranamaz sürekliliğinin açılımıdır.”[7] Kant’ın mutlak güzel, doğru ve iyiye ulaşma çabası; ya da bir Romantik olan Fichte’nin önerdiği “düşünseme öncesi bilinçli dolayımsızlık” hâli, Bergson’un bahsettiği bu koşulsuzluğa  ve tanımlanamaz olan duyusal deneyime ilişkin arayışlardır. Akıl dışı olanı, koşullanmamış olanı arayışta yeni anlamların tekrar tekrar doğacağı sistemlerin ortaya çıkması elbette yadsınamaz. Sanatın akıl dışı olanın deneyimlenmesindeki rolü de, onun anlamı bozucu etkisinde yatmaktadır.
Tarih boyunca, Mutlak’ı arayan, kavramsal olan özel bir düşünce formu tasarlamanın cazibesine kapılan düşünür ve sanatçılar olduğu gibi, yalnızca belirsizin mutlaklığını ve sabitliğini savunan sanatçı ve düşünürler de olmuştur. Bergson’un dureé tanımında ve Romantik akım içindeki birçok bakış açısında ise varılan bir noktadan değil, hareketin kendisinden yola çıkılır. Bergson dureé nin içindeki görünür olan ve görünmez olan arasındaki devinimde, görünür olanın, bizi yaşadığımız hayatın sadece psikolojik bir deneyim olarak ele almaktan kurtardığını söyler. “Dureé bilince ait olduğu kadar şeylere de ait olarak kavrandığı ölçüde, psikolojik dureé ile karıştırılmayı bırakacak, dureé’nin sınırlarını değiştirecek ve böylece şeylerin de dureé’nin kendisine doğrudan katılımını zorunlu hale getirecektir.”[8]
Romantik akımın önemli temsilcilerinden biri olan Novalis bu çift yönlü hareketi önemseyen sanatçılardandır: “Koşulsuz (şeyleştirilemez, bireyselleştirilemez, avlanamaz) olana ulaşmak için elimizde olmadan çırpınıp dururuz, ama bütün umabileceğimiz, onun koşullandığını keşfetmektir. Koşulsuz olanı (şeyleştirilemez) arıyoruz ama hep şeyleri buluyoruz.”[9]Romantik akımın bir diğer temsilcisi, Schlegel  bu çelişkiyi bir ironi olarak kabul eder. “Bir sanat eseri, Mutlak’a bakılan bir perspektif sunarak kendini olumlar. Ama bu perspektifin içerisine, bir perspektif olduğu için kısmi olduğu, başka deyişle bir ‘fragman’ olduğu gerçeğini de nakşeder. O Mutlak’ı ifade etmenin binbir yolundan sadece biridir. Dolayısıyla ironi, insanın kendi perspektifinin salt bir perspektif olduğu konusunda keskin bir bilinci içerir.”[10] 
Türkiye’de avlanan sanat
Sanatsal deneyimin anlamlarla olan savaşı, aslında onu içinde bulunduğu zamana ait kılar. Çünkü uğraşılan anlamlar, çağdaş olan sistemlerin ürettiği anlamlarıdır. Şeylerden, anlamlardan bağımsız, tek başına, mutlak bir eleştiri ve sanattan söz edemeyiz. Anlam, bir sistem içinden sökülür. Tek başına sökülen bir anlam ya da anlamsızlık sanatın eleştirel yönünü oluşturamaz. Duchamp’ın ready made pisuarı o dönem içinde sabit kabul edilen anlamları çürüttüğü için sanattır. 
Günümüz sanatında ise durum farklıdır. Bozan, çürüten yanı ile sanatın kendisi, giderek dil aracılığı ile anlamlar dünyasına hapsolmaktadır; dolayısıyla da akıllı biçimde avlanmaktadır. Özellikle, gelişen iletişim araçları ile birlikte sadece iletişiyor olmanın kutsanması ve iletişimin her tür deneyimin yerini alması sonucu sanat dilselleşir ve bir iletişim aracı haline dönüşür. İletişim araçları ise günümüzdeki egemen sistemi anlamlandıran, nesnelleştiren ‘piyasa’ya hizmet etmektedir. Böylece sanat piyasalaşarak kendi muğlak deneyiminden uzaklaşır.
Sanatın bir iletişim aracı haline gelişi, simgesel değer taşıması ve bir spekülasyon aracına dönüşmesi, Türkiye’deki sanat ortamında da dünyada olduğu kadar belirgin bir durumdur. Sanat, harekete geçirdiği duygular ve tutkular ile piyasa için anlamlı bir silaha dönüşür.  Akbank sanat galerisinin küratörlerinden Ali Akay’ın bazı sözleri, sanatın bu durumunu ve küratörün bu süreçteki rolünü anlamak açısından önemli ipuçları verir: 
“İletişim, beyinler arası iletişim ve kooperasyon, reklam, arzu ve inançların kurduğu duygulanımların ekonomisini öne çıkarmakta...  Bugün kriz açıklamalarında hala psikolojik etkiler bir tarafa bırakılmış durumda, nicelikler, sadece, parasal rakamlarla açıklanmaya çalışılıyor. Halbuki bir sürü başka değer ekonominin  işleyişinde etken ve bunlar hala kaale alınmamış gözüküyor... Dünyanın reaksiyoner bir dünya olmaya başladığı doğru, sanatlarda aynı çizgiyi izlemekte. Kriz ise, kendisini büyük bir kuvvetle hissettiriyor. Tarde’a dönüp bakmanın ve ekonominin kayda almadığı sektörlerin ve tutkusal çıkarların üzerinden düşünmenin zamanı çoktan geçti bile”.[11]
Piyasanın dinamikleri çerçevesinde sanatın anlam kazanmasında, sanatla bir sosyal sorumluluk olarak ilgilenen kurum ve kuruluşlarla birlikte, asıl küratörler öne çıkar. Çünkü başta onlar anlamı belirleyen otoriteler olarak görülür. Onlar sayesinde sanat; sosyoloji, felsefe, siyaset gibi diğer alanlarla ilişkilendirilir.  Disiplinlerarası ya da disiplinler üstü bir rol üstlenir, kurumların kurumsal kimliklerinin bir alt başlığı olarak medyada yer alır, spekülasyonlar aracılığı ile sanatçılar etiketlenir ve eserleri değer kazanır.
Bu sistem içinde küratör, üst ve mutlak anlamı kurgulayan kişi rolündedir. Sanatçılar bu üst anlam çerçevesinde seçilir ve sunulur. Biz sanatsal deneyime küratörün oluşturduğu anlamsal kurgudan geçerek dahil oluruz. Sanatçının dilini, ne söylemek istediğini küratör aracılığı ile çözeriz. Örneğin, bir sanatçının müzeyi kavrayışını,  direnmeyi nasıl ‘müzeleştirdiğini’, eski ve yeni müzenin ne olduğunu, vb. Ali Akay açıklar bize:    
“ Sarkis, bir direnmenin içinden bakarak, bir tür maksimalizm çıkarıyor karşımıza. Bir müze nasıl kurulur sorusunun içindeki enerjiyi bölerek, işleyen yapısı yerine canlılığını koruyarak ilerleyebileceğini, bir müze fikrinin kendisinin artık dondurmaktan, tarihi arşivi göstermekten, eskiyi saklamaktan değil, ısıtmaktan, birbirleriyle sürtünmekten doğan bir hareket          edeceğinin ipuçlarını veriyor bize. Adının ne olduğu önemli değil; modern, postmodern, çağdaş veya güncel, direnmenin adı olmadığını ve her şekilde direnmenin esas olduğunu bize gösteren bu sürtünme ve dikiş halinin müze fikrini de bir sergi fikrini de aynı anlamda düşünerek ısıtabileceğini, patlamalar ve canlandırmalar yapabileceğini  sunuyor.”[12]
Bu sözlerde, sanatçının zihinsel süreçlerinin yanısıra, sanatsal deneyimin  kurgusunun dahi formüle edilebildiğini görmekteyiz. Sanatın tek bir bakış açısını reddeden yapısı, liberal söylem içinde sadece bakış açılarının sayısal olarak çoklanması olarak karşımıza çıkıyor. Bu sayısal çoklamada küratörün oluşturduğu anlamlar etkili tabii. “Sanatçı ile konuşmam sırasında, onunla benim aramda düşünsel bir gel-git oluşmaktadır. Bu gel-git sürekli olarak benim onu kendi düşüncelerime çekme çabasıdır. Yani onu hiç düşünmediği yerlere yöneltmek... Yapılması gerekenin, yalnızca karşılıklı anlamlandırmadan ibaret olduğunu savunuyorum.”[13]
Sanat, yeni anlamları arama serüveninde ona yüklenen anlamlar ile avlanarak etkisiz hale getirilir fakat tam olarak öldürülmez; araçsallaştırılır. Dolayısıyla  anlam sökücü ve eleştirel yönünden arındırılır. Anlamsızlığı ararken kendisi anlamlı birşey haline gelmiştir. Chin-tao Wu’nun ifadesiyle, diğer kültür ürünleri ile birlikte çağdaş sanat, şirketler ve yöneticileri için hem maddi hem de simgesel değer taşıyan bir mübadele aracı olarak işlevlendirilmiştir.[14] İronik olarak, günümüzün sorgulanması, eleştirilmesi gereken birincil unsuru olan piyasa,kendisini yeni anlamlarla bozacak olan en önemli düşmanını kendi içinde  etkisiz hale getirmiştir.
Karşılıklı anlamlandırmalar, liberal söylem içinde bizi tek anlamın sıkıcılığından kurtarıyor gibi gözükür. Ancak, bu anlamlandırmalar yoluyla görünmeyenin çoklukları, görünür olanın tekilliğinden sadece sayısal nicelikler olarak sökülür. Ve bu da dil aracılığıyla olur. Bu işlem, aslında, perspektifin icadı ile başlayan ‘farklı bakış açıları’ yaklaşımının devamı niteliğindedir. Oysa için esas sorun, tanımlayamadığımız niteliksel çokluğun kavranabilmesidir. Yani, katı bir cismin parcalanmış, daha küçük parçalardan oluşan bir halinin değil, sıvı ya da buhar halinin kavranabilmesi. İşte o zaman sanat, hayatımıza, sadece onu renklendirmeye yarayan anlamıyla değil ; anlamları bozan ve çürüten gücüyle de nüfuz edebilir.




[1] catch: capture (a person or animal that tries or would try to escape) catch on: understand what is meant or how to do something kaynak: http://oxforddictionaries.com/definition/catch
[2] Christian de Portzamparc ve Philippe Sollers, Bir Mimar ile Bir Yazar Tartışıyor: Görmek ve Yazmak (YKY, 2010) s. 35.
[3] George Bataille, Erotizm (Onur Yayıncılık, 1993) s. 60.
[4] A.g.e. s. 13-35.
[5] Immanuel Kant, I., Critique of the Power of Judgment (Cambridge University Press, 2000).
Alıntı: Walter Benjamin, Sanat ve Edebiyatta Eleştiri, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı (İletişim Yayınları, 2010) s. 31.
[6] Arthur Rimbaud, Kahinin Mektubu (15 Mayıs 1871).
[7] Gilles Deleuze, Bergsonculuk (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2006) s. 72.
[8] A.g.e. s. 82
[9] Walter Benjamin, Sanat ve Edebiyatta Eleştiri, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı (İletişim/sanathayat dizisi, 2010) s. 34-35.
[10] A.g.e.
[11] Ali Akay, “Başka bir ekonomiye doğru giderken”, Radikal (4 Aralık 2008).
[12] Ali Akay, Akbank Sanat, Bir kilometre taşı Sarkis sergisi katalog metni  (Nisan-Mayıs 2005).
[13] Hami Çağdaş ve Emre Zeytinoğlu, “Kıvrımlar üzerine Ali Akay ile bir söyleşi”, Gösteri Dergisi (Ocak 1997).
[14] Chin-tao Wu, Kültürün Özelleşmesi (İletişim/sanathayat dizisi, 2005) s. 22.
-->




13 Eki 2011

nerde kalmıstık?? nerede kalmıstık?? hep nerede kalmıstık!!
Bir yaranın icini akıtınca
Sıcak sıcak olunca ve bir oyuk kalınca geriye.

4 Eki 2011

söylenmemiş olanın mevcudiyeti katlanılmaz da kılabilir su anı,
tutkulu da yapabilir birden. Hangisini tercih edelim?

26 Eyl 2011

One pill makes you larger
And one pill makes you small
And the ones that mother gives you
Don't do anything at all

Go ask Alice when she's ten feet tall

And if you go chasing rabbits
And you know you're going to fall
Tell him a hookah-smokin' caterpillar
Has given you the call

And call Alice when she was just small

When the men on the chessboard
Get up and tell you where to go
And you have just have some kind of mushroom
And your mind is movin' low

Go ask Alice, I think she'll know

When logic and proportion
Have fallen sloppy dead
And the white knight is talking backwards
And the red queen's off with her head

Remember
What the doorman said
Feed your head
Feed your head

18 Eyl 2011

cabinet of curiosities

http://en.wikipedia.org/wiki/Cabinet_of_curiosities

Modern müzelerin ilk hali 16.yy.

İnsanın çevresindekileri anlama ve anlamlandırmak için birtür organizasyona gidişinin mekansal belirişi diyebiliriz
sanırım. Gerçekten anlamak için avlıyor ve nesneleştiriyor, kendisinide bu nesnelerin karşısındaki özne olarak
tanımlamalarda bulunuyor. Etrafındaki yaşam ile ilişkisini deneyimsel olmaktan kurtarıyor. Öngörülemez olan karşılaşmalar tek bir mekanda ve kurgulanmış tek bir zamanda öngörülü hale geliyor.




Gitme, dur, konuşalım.
Yataklara tek kelime kalmasın.

Özdemir Asaf / Bir KApı Önünde

15 Eyl 2011

Birçok şeye işitmekle inanıyoruz.Uzak ülkelere, oradaki insanlara, cennetlere, cehennnemlere, tanrılara ve tanrıçalara inanıyoruz, çünkü bize anlatılmışlar. Aynı şekilde, bize kendimizden de söz edilmiş, ana ve babamız, isim mevki, görevler vb. Doğru olup olmadıklarını araştırmayı hiç düşünmemişiz. Gerçeğin yolu sahte olanın yıkımından geçer. Sahteyi yıkmak için ise en kökleşmiş inançlarımızı bile sorgulamamız gerekir. Bunlar arasında en kötüsü de beden olduğumuz fikridir. Beden ile birlikte dünya gelir, dünya ile birlikte dünyayı yaratmış olduğu varsayılan Tanrı ve böylece o da korkuları, dinleri, duaları, kurbanları, çeşit çeşit sistemleri başlatır. Hepsi de kendi icadı olan canavarlardan delicesine korkan çocuk insan'ı korumak ve desteklemek için. Farkına varın ki siz doğamaz ve ölemez olansınız ve korku gidince tüm ıstırap biter.
Zihnin icat ettiğini, zihin yıkar. Fakat gerçek icat edilmemiştir, öyleyse yıkılamaz da. Üstünde zihnin egemen olamayacağı o esasa sarılın.

Eylemle ifade edilen inanç idrake götüren en etkili vasıtalardan biridir. (ben o'yum syf:350)

 

13 Eyl 2011

Bırak değişime ayak uydurmayı, değişen şey ne onu anlamak asıl mesele.

9 Eyl 2011

"Bilinç dışı dil gibi yapılanmıştır! " Jacques Lacan

nasıl?

Dilin simgesel bir sistemi olduğu gibi(yapısalcı soylem), bilinç dışınında simgesel bir sistemi vardır. Yani dil gibi bilinçdışıda bir göstergeler sistemidir. Dışsal gönderimleri yoktur.

Özne Dil aracılığı ile kendini göstergeler sistemine dahil eder.Kendini simgesel düzende bir gösteren olarak işaretlenmiş bulur ve öznelliğini bu şekilde kazanır. Dil öznenin gerçeklikle ilişkisini düzenler.Dil kültüre giriş ve bilinçdışının, öznelliğin kuruluşunu ifade eder. Dil'e giriş kültüre giriştir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan'ın analizinde, bilinçdışının oluşumunun ve işlevinin açıklanmasını verir

Lacan'ın Freud'un çalışmasından ısrarla aldığı ve kendi kuramında merkezi bir yere koyduğu formülasyonlardan birisi Oidipus Karmaşasıdır.

Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Çocuk babasının adını edinerek simgesel sisteme adım atar.
Psychoanalytic theory came to full prominence as a critical force in the last third of the twentieth century as part of 'the flow of critical discourse after the 1960s'(Teresa de Lauretis, Freud's Drive (Basingstoke 2008) p. 3) and in association above all with the name of Jacques Lacan

Jacques-Marie Emile Lacan

Lacan daha cok bilinç ve bilinç dışı ile ilgilenen Freud un takipçisidir.Benlik psikolojisinden uzaktır. id-sper ego- ego kuramından uzaktır.
Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı şekilde bu dilbilim modeli izlenmiştir.Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.

6 Eyl 2011

26 Ağu 2011



Pangaltı da sokaklar iner ve cıkar, yağmurda kayış gibi parlar.
Asılı sokak lambaları rüzgarda kimi yanar, kimi söner.
Sokağa ancak pislikleri ile dokunan ev köpekleri ve kendini sokağın halısı
sanan sokak köpeklerinin karışan kokuları
ama asıl meyhanelerden sızan kahkahalı rakı anasonu.
Hep severim, kocaman bir gökyüzü görünür bu sıkışıklıkta.
Hep ferahlatır bulutlar ve balkon demirindeki kumrular.
Yaşlıdır, sıvalar dökülür ama hep bir travesti neşesidir.
Acılıdır zanneder bilmeyen gülüşleri, halbuki ne kadar da gerçektir
cesareti olan bilir.
Arabesk yaşanır belki ama rakı beyaz örtülerde
içilir, çok yaşlı teyzeler kürk giyer özel günlerde, tohumlu hardal
dökülür karamelize olmuş soğana. Kadınlık topuklarda taşınır,
erkeklik sarhoş türkülerle söylenir, travestide okşanır!

19 Ağu 2011

yuvacanatmaca İlerde araba tamir edebilen insan, bilgisayar kullanandan daha degerlii olacak. Bilgi aktarımı yasamayan ve her seyi youtube videosundan soranlar o donemin isci sınıfı olacak.

9 Ağu 2011

iz



Filleri severmiş,
Doğal yapılara ilgisi varmış
yaşayacak bir yer bulmak için, seyre dalar düşünürmüş...
O bir mimarmış
Bir gece,
düşünüp durduğu bir gece;

Su, toprağa dokunmuş,
dokundukça ses çıkmış ya,
suyun toprağa kavuştuğu yere uzanıp
gizlenmiş bir örtünün ardına...

Gizlenmiş gizlenmesine de,
kendinden mi, dünyadan mı bilememiş...

Bırakmış kendini,
suyla toprak bir olunca
Şaşırmış...

Dünya pek anlaşılmazmış, anlamak istiyormuş
kendini anlamak istiyormuş

Bu yüzdenmiş suyun toprağa kavuştuğu yerde durması...
Aslında "her şey'le b i r olmak"mış dileği

Bazen de,
dünyayı anlıyor ama kendini anlamıyormuş.
Bir deniz kızı da olabilirmiş...
ama bir gözü denizde, karaya geri dönmüş.
gözlerini kapatıp
Uyumuş.
Kendini h i ç sanıyormuş
ama öteye giderken, diğerinde i z bırakmış.

Diğeri ise almış eline i z 'i
evirip çevirmiş,
kurcalamış da kurcalamış...
Mekân zamana, zaman mekâna karışmış.

Elinde i z,
bir gidene, bir kendine,
sonra da yüreğine bakmış...

Ve toparlayıp olanca gücünü,
durmuş ayak parmaklarının ucunda
öteye yönelmiş belli belirsiz;
"S i n e k l i b a h ç e m i n b u l u t u n u ç a l m a . . ."
diye bağırmış da rahatlamış...

25 Tem 2011

Bir şişkinlik, içimden dışıma, içime dolan ama dışıma taşmayan.
Hem çok ölçülü, hiç çaktırmaz, hem çok küstah acıtıyor.
Çok kocamanmış gibi içim abartıyor, ama küçük bir kadınım ben
bana sığmıyor.Orda öylece duruyor, yeşil çay içiyor, tükürüyor.
Ama susuyor bir de dumanlı. Öyle mutlu diil bu hal içimden dışıma
taşmıyor, içe doğru bir oyulmuş ama acı da değil.
Hüzünmüş mü, kırıkmıymış, divane mi, ne?

23 Tem 2011

goodbye!

Over futile odds
And laughed at by the gods
And now the final frame
Love is a losing game