Tüketmek Zorunda Olduğum Enerji Fazlalığı İşlemek İstediğim Günahlar Kısaca deryada deryalıklar!
20 Eki 2008
Lawson, tasarım süreci
1. “ Oturup tasarım hakkında düşünebiliriz. Bu tasarım araştırmalarının ilk yıllarında yaygındı. Yazarlar, gözlemledikleri bir süreci değil, mantıklarına göre olması gerektiğine inandıkları bir süreci anlatıyorlardı.
2. Tasarımcıyı bir laboratuara koyarak, onu sıkı deneysel koşullar altında gözlemleyebiliriz. Bu oldukça iyi bir araştırma şekli olarak görülebilir fakat, tasarımcıların pratikte yaptıklarını yeterince gerçekçi birbiçimde nakletmeleri oldukça güçtür. Yine de, bu tür deneylerin sonuçları, daha gerçekçi ortamlarda yapılacak araştırmalar için fikir vermektedir.
3. Tasarımcıları işlerinin başında, sahada ya da stüdyoda inceleyebiliriz. Bu daha gerçekçi bir yöntem gibi görünse de, çok nadir olarak faydalı bilgiler vermektedir. Ne yazık ki tasarım sürecinde gerçekleşen en ilginç şeyler, görünenlerden çok tasarımcının zihninde saklı kalanlardır. Eğer sadece tasarımcıların söylediklerini dinler ve yaptıklarını izlersek muhtemelen asıl eylemi kaçırmış oluruz.
4. Tasarımcılardan yaptıkları şeyi anlatmalarını isteyebiliriz. Bu onlarla görüşerek ya da süreçleri hakkında yazdıklarını okuyarak olabilir. Ancak, tasarımcıların yazdıklarının yanıltıcı olduğuna dair kötü bir şöhretleri vardır, bunun birkaç sebebi olabilir: İlki, tasarımcıların yazılı olarak iyi birer iletişimci olmamalarıdır. İkincisi, genelde açıklamak için değil etkilemek için yazıyor olabilirler ve şüphelerini ve yetersizliklerini açığa çıkarmak istemezler. Üçüncüsü, tasarımcılar tasarımlarını müşterilere “satmak” durumunda olduklarından, zorlu yollardan geçtikleri tüm süreçleri rasyonalize etme yolu geliştirmiş ve “doğru” yanıt olarak sumak istedikleri mantıklı, değişmez bir gelişimi göstermektedirler. Tasarımcılar kişisel bir projeleri hakkında değil de bütünsel olarak süreçleri hakkında, gizli bir yolla görüşme yapılırsa bu problemlerden bazıları elenebilir.
5. Son olarak, tasarım sürecini simule etmeye çalışabiliriz. Böyle bir yöntem büyük olasılıkla ilk yöntemin bir uzantısı olacaktır, çünkü tasarlayabilen bir bilgisayara sahip olsak bile, bir insanla aynı yöntemleri kullanacağının bir garantisi yoktur.” (Lawson, 1997)
Lawson bu araştırması sonucunda yaklaşımların hiçbirinin aradığımız yanıtın tamamını vermediğini belirtir.(Lawson, B., 1997. How Designers Thinking, Architectural Press, Oxford)
Cross, A Design intelligence
Duygusal Zeka
Son yılların en büyük sansasyonel atılımı ise "duygusal zeka" görüşü bazı Amerikalı psikologlar tarafından ortaya atılmıştır. "Duygusal zeka" terimi, ilk olarak 1990'da Harvard Üniversitesi'nden psikolog Peter Salovey ve New Hampshire Üniversitesi'nden psikolog John Mayer tarafından kullanılmıştır. Daha sonra Harvard Üniversitesi'nden ve The New York Times'da davranış ve beyin bilimleri konularından sorumlu psikolog Daniel Goleman tarafından geliştirilmiş ve duygusal zeka becerilerinin, bilişsel zeka dediğimiz (IQ) 'dan daha önemli olduğunu 1995 yılında yayınlanan "Duygusal Zeka" adlı kitabında kanıtlamaya çalışmıştır.
Duygusal Zeka ve Bilişsel Zeka
Dr. Daniel Goleman, "duygusal zekayı kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, ve duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi" olarak tanımlıyor. Goleman'a göre beynin düşünen parçası, beynin duygusal parçasından ürüyor. Beynin düşünen ve duygusal parçaları genelde yaptığımız her şeyde birlikte çalışıyor
Sosyalbilimciler, bir insanın IQ'sunu tam olarak neyin oluşturduğu konusunda tartışıyorlar fakat birçok uzman, bellek, sözcük dağarcığı, anlama, sorun çözme, soyut muhakeme, algılama, bilgi işleme ve görsel-motor becerilerini içeren, hem sözel hem de sözel olmayan yetenekleri belirleyen Wechsler Zeka Ölçüleri gibi standartlaştırılmış zeka testleriyle ölçülebileceği konusunda hemfikirdir.
Duygusal zeka (EQ)'nun anlamı daha karışıktır. Salovey ve Mayer duygusal zekayı ilk olarak şöyle tanımlamışlardır: "Kişinin kendisinin ve diğerlerinin hislerini ve duygularını izleme, bunlar arasında ayırım yapma ve bu bilgiyi düşünce ve eylemlerinde kullanma becerisini içeren, sosyal zekanın bir alt kümesidir".
Gerçek şu ki, duygusal zeka asla ölçülemeyecek de olsa, yine de anlamlı bir kavramdır. Nezaket, kendine güven ya da saygı vb. gibi kişisel ve sosyal özellikleri kolayca ölçemesek de, çocuklarda bunları kolayca tanıyabilir ve önemleri konusunda hemfikir olabiliriz.
Duygusal zeka becerileri, bilişsel (Intelligence quotient-IQ) becerilerin karşıtı değildir, daha çok kavramsal düzeyde ve gerçek dünyada dinamik bir etkileşim halindedirler. Belki de bilişsel zeka ile duygusal zeka arasındaki en önemli fark, doğanın bir çocuğun başarı şansını belirlemeyi bıraktığı yerden devam etmek üzere ebeveynlere ve eğitimcilere bir fırsat yaratan duygusal zekanın daha az kalıtım yüklü olmasıdır.
Duygu Nedir?
Bir yüzyılı aşkın bir süredir psikologlar ve felsefeciler "duygu"'nun ne anlama geldiği konusunda tartışıyorlar. Oxford ingilizce sözlüğü, duygu'yu "herhangi bir zihin, his, tutku çalkantısı ya da devinimi; herhangi bir şiddetli ya da uyarılmış zihinsel durum" olarak tanımlıyor. Amerikalı psikolog Dr. Daniel Goleman duyguyu bir his ve bu hisse özgü belirli düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimi anlamında kullanıyor. Karşımları, çeşitlemeleri, mutasyonlarıyla yüzlerce duygudan söz edebiliriz. Tüm araştırmacılar aynı kanıda olmasa da bazı kuramcılar temel duygu kümeleri olduğunu öne sürüyor. Bu kümelerin başlıca adayları ve bazı üyeleri şöyle:
California Üniversitesi'nden Paul Ekman'ın keşfine göre belirli yüz ifadelerinden dördünün (korku, öfke, üzüntü, zevk) sinema ya da televizyonla karşılaşmamış oldukları tahmin edilen okuma yazma bilmeyenler de dahil olmak üzere, dünyanın değişik kültürlerinden insanlar tarafından tanınmasının de duyguların evrenselliğini gösterdiğini ileri sürmüştür. Ekman, Yeni Gine'nin ücra yaylalarında tecrit edilmiş halde yaşayan Taş Devri'nden kalma Fore kavmine varıncaya en uzak kültürlerin insanlarına göstermiş ve nerede olurlarsa olsunlar, insanların aynı temel duyguları tanıdığını görmüştür.
Dr Daniel Goleman da duyguları kümeler ya da boyutlar bağlamında düşünmekte ; öfke, üzüntü, korku, zevk, sevgi, utanç ve benzeri başlıca kümeleri duygusal hayatımızın sonsuz çeşitliliğinin bir kanıtı olarak görmektedir. Bu kümelerden her birinin özünde, temel bir duygusal çekirdek bulunduğunu ve bu çekirdekten temel duygunun akrabalarının sayısız mutasyonlarla halkalar halinde yayıldığını vurgulamaktadır. Dr. Goleman dış halkalarda ruh halleri olduğunu; teknik açıdan bunların duygudan çok daha sessiz ve kalıcı olduğunu belirtmektedir.(bütün gün öfkenin hararetine kapılmak ender rastlanan bir durumken, örneğin hırçın ve sinirli bir ruh hali içinde bulunmak o kadar ender görülen bir hal değildir ve bu ruh hali daha kısa süreli öfke nöbetlerini kolayca başlatabilir). Ruh halinin ötesinde mizaç, yani insanları melankolik, çekingen ya da neşeli yapan belli bir duygu ya da ruh halini uyandırma eğilimi vardır. Bu tür duygusal yatkınlıkların ötesinde de; klinik depresyon-ya da insanın kendisini zehirleyen bir duruma mahkum olduğunu hissettiği-sürekli kaygı gibi bariz duygu bozuklukları bulunmaktadır.
(Uluoğlu,B.,2001, Mimarlığın ve Mimarın Olası Bilgi Alanları Üzerine)den alıntılar
Gardner, H., : Gardner ın tezi insanda farklı zekalar olduğu. (kişiselliği ilk ortaya çıkarma çabası gibi ama hala nesnellik üzerinden.), Bunu savunduğu kitabı,Frames of Mind da Linguistik, Müzikal,lojik-matematik, mekansal, bedensel-kinestetik, Kişiye ait(kişisel ve kişiler arası) bu daha sonra duygusal zeka olarak adlandırılmış. yedi zekadan bahseder. 2000 yılı 'scientific American' dersisinin 'intelligence' özel sayısında bunlara doğal ve varoluşsal kategorilerini de eklemiştir. yine kategoriler, zeka kavramının kategoriler aracılığı ile parçalanışı) DİKME YERİNE YENİDEN PARÇALAMA
D.Goleman'ın Duygusal Zeka kitabında da, artık akademik zekanın insanların başarı ya da başarısızlıklarını açıklamakta yetersiz kaldığı, akademik zekası yüksek olup da hayatta başarısız ya da uyumsuz olan kişilerin neden böyle olduklarının bu yolla bu yolla açıklanabileceği tartışılır. ...fazla bilinçliliğin insanı kilitlediği sabitfikriyle bağlantılı açıklıyor Uluoğlu, 'kendini akışa bırakmak'la ilgili açıklamalarını doğru bulmuyor. alıntı yapmış:
" Öyle bir kendinizden geçiyorsunuz ki, orada yokmuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Ben bunu pek çok kez yaşadım. Sanki elim bana ait değilmiş ve olup bitenlerle hiçbir ilişkim yokmuş gibi. Sadece orada huşu ve hayranlık içerisinde oturup, izliyorum. Ve o kendiliğinden akıp gidiyor." Sevdikleri bir işi yaparken kendilerini aşma hissine kapılan insanların hemen hepsi bu türden açıklamalar yapar. Uluoğlu bu hissi şöyle tanımlıyor: bütün taşlar yerlerine oturuyorlar ve ben her birini yerleştirdikçe bundan haz alıyorum. belki diyor bu akış "duyguların tamamen performans ve öğrenimin hizmetine verilmesidir."s118 bak
4 Eki 2008
bir başlayalım...
Sahip olduğu birikimleri ve deneyimleri ile tasarımcı, tasarım sürecinde tasarım anına doğru hareket eder.(akar) Bu hareket esnasında sahip olunan birikimler dinamik bir hareket içindedir ve tasarım anında ön göremediğimiz bir farkındalık ve bilme hali yaratarak yeni bir durumun açığa çıkmasını sağlarlar. Tasarımın bu önceden öngöremediğimiz hali onu ortaya çıktığı ana özel yapar. tasarımın o anda gerçekleşen farkındalık halimin ürünü olarak ortaya çıkışı, planladığım ve öngördüğüm durumların ötesinde bir duruma sıçramama sebep olur. bu tasarımın nesnesinin ötesine geçer. Tasarım niteliksel olarak gerçekleşmiş olur.
28 Eyl 2008
bekle Beyrut...
24 Eyl 2008
tasarımın hayatımıza dahil oluşu, sıkışmış ihtimallerden herbirinin bir özne tarafından yada durum? açığa çıkarılması.
nicel durumların ötesine geçmek.
cevahir konumu gereği iyi iş yapması ..vs den dolayı değerli, iyi bir yapı gözükebilir. ama nitelik olarak kötüdür. hiç bir noktasına beni dahil etmez, tesadüf barındırmaz...vs
22 Eyl 2008
görünüş öz ayrımı 18 yy sonları hristiyanlık a dayanıyor
Kant'la birlikte fenomen mefhumunun toptan yepyeni bir kavranışı ortaya çıkar
Fenomenoloji belirişlerin - neyse o olarak- ayrıntılı bilimi olmak ister. ....
meseleyi biraz daha modern kılmak için şunu söyleyeceğim: Ayrıştırıcı görünüş -öz çiftinin yerine ilk defa Kant birleştirici beliriş- anlam çiftini koymuştur. Belirişin anlamı, belirişin ne anlama geldiği. Artık görünüşün altında öz yoktur, belirenin anlamı yada anlamsızlığı vardır. Söylediklerim çok lafta kalıyor gibi olsa da kabul edin ki bu kökten yeni bir düşünce atmosferidir; o kadar ki bu bakımdan hepimizin Kantçı olduğumuzu söyleyebilirim. syf 20
Apriori deneyden bağımsız olan!mitosa boyle mi döneriz acaba?
Diyorum ki, eğer böyle bir şey varsa, deneyimden bağımsız olacak bu şey nedir?
...Kant bunları çok süratli geçmektedir: Bu anlamda apriori evrensel ve zorunlu olandır. Evrensel ve zorunlu olan herşeye apriori denir. Neden? Bu apriori'nin ilk koşuluna cevap veriyor: Deneyimde verilmemiş - çünkü deneyim, tanım icabı, bana özel ve tesadüfi olanın dışında hiçbir şey vermez. Everensel ve zorunlunun ifadeleri her zaman zorunludurlar, ya da, yine, 'her defasında' tipinden ifadelerle verilirler: Suyu 100 dereceye kadar ısıttığım her defasında, kaynayacaktır.
bunu zorunlu olarak degerlendirip deneyim nesnesi dısında olarak tanımlar.
...Dleuze ın Kant üzerinden Apriori tanımı
1- Deneyden bağımsız olan
2-Evrensel ve zorunlu olan
3-mümkün deneyimin koşullarıdırlar, yani ampirik yüklemlere veya aposteriori yüklemlere karşıt olarak, evrensel yüklemlerdir.
kategoriler: herhangi bir nesnenin yüklemleri.
öyleyse apriori açılmayı bekleyen midir açılımın son indirgenmiş halimi?anlamadım
...Kant'a göre bazı kategori örnekleri sayayım: Birlik, Çokluk, Bütünlük - Kant'ta üçer üçer giderler- Gerçeklik, Yadsıma, Sınırlama; Töz, Neden, Karşılıklılık. Bunlar neden kırmızı, yeşil tipinden yüklemler değil de kategorilerdir? Bunlar kategoriler - ya da mümkün bütün deneyimlerin koşullarıdırlar; çünkü, eğer her nesne 'bir' nesne, ama aynı zamanda 'çok' diye kavrandığı ölçüde nesne oluyorsa, yani bir çoğulluğun birliği ise ve bununla bir bütünlük oluşturmaktaysa, her nesne ne olursa olsun bir gerçekliğe sahiptir demektir. Öte yandan, olmayanları da dışlamaktadır- yadsıma... Yalnızca bununla bile, öyleyse sınırları da var demektir -sınırlandırma. Ne olursa olsun, o bir tözdür. Ne olursa olsun her nesnenin bir nedeni vardır ve kendisi de başka şeylerin nedenidir....syf16
Mümkün deneyimin bütünü herhangi bir anlama sahip midir? Aposteriori alanda dolaşmakla kalırsak bunun hiçbir anlamı yoktur. Çünkü, aposteriori bir alanda hep bir toplama yapmaktayım -güller, gül olmayan diğer çiçekler, çiçek olmayan diğer bitkiler, hayvanlar, vs. Böylece sonsuza kadar gidebilirim ve kimse bana mümkün deneyimin tümüyle karşı karşıya olduğumu söyleyemez. Aksine, deneyim temelinde parça parça, bölük pörçük birşeydir.
Kant üzerine -ulusbakerin onsözü
Dikkate değer ikinci nokta, Deleuze'un Kant'ın "kategoriler" öğretisine getirdiği yorumun özgünlüğü. Buna göre kategoriler "zorunlu ve evrensel" olan, dolayısıyla her şeye atfedilebilir yüklemler: rastlantı, zorunluluk, birlik, çokluk, vesaire. Kategorilerin böyle bir tanımı Aristo'da da vardı oysa. Kant'ın Deleuze'ün çok iyi yakaladığı özgünlüğü, Aristo'da kategorilere dahil olan "zaman" ile "mekanı" kategorilerin dışında bırakmış olmasından kaynaklanıyor. Niçin? Çünkü zaman ile mekan artık öznelliğin kuruluş imkanı olarak değerlendirilmelidir. Bunlar bir önermeler mantığının, ya da cebirinin parçası olmaktan çıkarılmalı, Kant'ın "Benim Kopernikçi Devrimim" adını verdiği doğrultuda dünyanın açılımının koşulları haline getirilmelidirler.
Zaman ile mekanın birer kategori olmaktan çıkarılıp varoluş koşulları haline getirilmesi modern felsefenin ve fenemenolojinin başlamasına tekabül ediyor. Yaşantının, deneyimin koşulları nelerdir türünden bir sorudur bu. Ve ilk kez Kant tarafından sorulmuştur.
hani?
15 Eyl 2008
kendi elime dokunma örneği Ponty nin. dokunmanın kendisi bedenimi nesneleştirdiğimde farklı birşey oluyor. belki kendimden çok uzaklaşmadan dış bir nesne dışında nesnekleşen kendi bedenim üzerinden kendi kendime deneyimlerle tuhaf örneklemeler yapılabilir.
hopi
sağ duyu- duyusal zaman
duyusalmekan ortaçağ haritaları.
herşey benmiyim?????
deneyim ve algının tanımı önemli burda. belki zaman ve mekan ikiliğine indirgenmiş bir algı ve deneyim durumu öznenin dışına atıyor.
ben varım benim yönelimimden dolayı olan var,düşüncede olan var. nesne yani dış ben onu öngördüğüm için mi var sadece..o noktada herşey tekbirşey o da benim.???????
Husserl bizim dışımızda olan herşey'e sonsuz iş adını verir. (Belkıs hoca aklın mimarisi)
Algısal ve deneysel olan değil düşüncede kavranan. Bu yolla aslında felsefeyi yüceltir ve bilimin yaşadığı krize alternatif olarak felsefeyi öne sürer diyebiliriz belki.
felsefede edmund husserl tarafından kurulmuş olan fenomenoloji felsefesi, 20. yüzyılın başlarında pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkıyordu. fenomenoloji, felsefenin bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanlarıyla uğraştığı için tümel bir nitelik taşıyordu. bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemiydi. bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkıyordu.
fenomenolojiye göre nesne, öznenin dış dünya ile girdiği ilişkiler sonucunda duyu organlarıyla algıladığı bir durum, daha doğrusu bir deney verileriydi. aslında bu bakımdan pozitivizm ve ampirisizmle bir farklılık göstermiyordu. ancak tek tek nesnelerin oluşturduğu nesneler dünyası söz konusu olduğunda, pozitivizm ve ampirisizmden farklı bir tavır ortaya çıkıyordu. husserl’e göre nesneler dünyada ancak ‘rastlantı’ kategorisi ile kavranabilirdi. yani diğer iki felsefenin iddia ettiği gibi, nesneler dünyasında mutlak geçerliliği olan yasalar, daha doğrusu doğa yasaları egemen değildiler.
neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, husserl’e göre, belli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri taşıyorlardı. koşullar değiştiğinde ise, farklı sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olamayacaktı. bu nedenle de nesneler dünyası ancak rastlantı kategorisiyle kavranabilirdi hesserl için. ampirik olarak algılanan nesneyi yadsımayarak, tam tersine onu kayıtsız şartsız kabul eder ve dünya her türlü kuşku ve yadsımaların üzerinde varolarak, dünyanın bu biçimde kabulüne fenomenoloji ‘doğal tavır’ gösterir. dünyanın varoluşunu bu şekilde kabul eden doğal tavır içeriğinde adeta naif ve dogmatik bir realisttir. bu da pozitivizm ve ampirisizm ile buluşan bir düşünce oluyor tabi.
bu tavrı aşmak için ikinci bir ‘fenomenolojik indirgeme’ diye adlandırılan bir tavır geliştirir. bu tavır ise husserl’in yapıtlarında ‘parantez içine alma’, ‘etkisiz kılma’, ‘dışarda bırakma’, ‘engelleme’, ‘soru konusu yapma’ deyimleriyle isimlendirilmektedir. bu şekilde bir adım daha atar ve bu kez de fenomenolojik indirgemeyi özneye yöneltir. artık özne paranteze alınır. çünkü özne de psişik ben’i, bilinci, öznelliği bakımından nesneler dünyasının bir parçasıdır. özetleyecek olursak, amaç dünyanın özünü, onu rastlantısal dış görünüşlerden soyarak ortaya çıkarmaktır. böylece nesneler dünyası için ‘salt öz’ (eidos), ‘salt varlık’ (essentia) düzlemine erişmek için yapılan eylem gerçekleşir.
yiğit tuncay.kasım-1994 tarihli yeni insan dergisi'nin 26. sayısında yayınlanmıştır. (yazıdan bir alıntı)
husserl fenomenolojisinin felsefe görüşü şöyle özetlenebilir: pozitivizmin en büyük hatası, yalnız duyusal ve bireysel verileri ele almış olmasıdır. oysa fenomenoloji genel objeleri düşünme ile kavramak ister. yani, fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası değildir, tersine nesnelerin özüdür. bir örnekle; "önümde duran masayı ben duyularımla kavrıyorum. bu deneysel bir kavramadır. ama masayı bütün duyu verilerinden soyutlarsam, geriye yalnız masa ideasi kalır ki , bu masayı masa yapan düşünsel özdür. başka bir deyişle, masayı bana bildiren duyusal niteliklerinden, renginden, sertliğinden, mekanda yer kaplamasından soyutlarsam, geriye kalan fenomen denilen özdür. fenomenoloji bu özleri araştırır.
fenomenolojinin peşinde olduğu kesinlik sokrates’ten beri ardına düşülmüş bir kesinliktir. öyle ki, husserl’e göre felsefedeki sokates-platon devriminde olduğu gibi, yeni çağın başlarındaki skolastiğe karşı bilimsel tepkilere, özellikle descartesçı devrime böylesi tam bilinçli bir kesin bilim olmayı isteme egemendi.
pozitivizme ve ampirisizme karşı çıkan fenomenoloji, bilgi, varlık, değer felsefeleri gibi alanların hepsiyle uğraştığı için tümel bir nitelik taşır. bazılarına göre ise bir felsefe akımı olmaktan çok, bir felsefe yöntemidir. bu akım da diğer felsefe akımları gibi öz-nesne ilişkisinden yola çıkar. neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınan doğa yasaları, husserl’e göre, belli bir takım koşullar altında elde edilen sonuçlar ışığında bir kesinlik değeri taşırlar.. koşullar değiştiğinde ise, farklı sonuçlar elde edilecek ve doğa yasalarının genel geçerlilik iddiaları söz konusu olamayacaktır. bu nedenle de nesneler dünyası ancak rastlantı kategorisiyle kavranabilir husserl için. ampirik olarak algılanan nesneyi yadsımayarak, tam tersine onu kayıtsız şartsız kabul eder ve dünya her türlü kuşku ve yadsımaların üzerinde varolarak, dünyanın bu biçimde kabulüne fenomenoloji ‘doğal tavır’ gösterir. dünyanın varoluşunu bu şekilde kabul eden doğal tavır içeriğinde adeta naif ve dogmatik bir realisttir. bu da pozitivizm ve ampirisizm ile buluşan bir düşünce izlenimi yaratır.
husserl’de fenomenolojik bakışın üç basamağı vardır. birinci basamak, reel içkin ya da aynı şey demek olan tam kendine verilmişliğin kuşku dışı bırakıldığı, her türlü aşkın koyumun dışarıda bırakılıp fenomenolojik indirgeme yapıldığı aşamadır. (‘verilmişlik’, var dediklerimizin olsa olsa özneye, bilinç edimlerine verilenler olduğu, bunun ötesinde bir varolandan söz edilemeyeceğini anlatmak üzere kullanılmış bir kavramdır.) ikinci basamak, descartesçı cogitiatonun fenomenolojik indirgemeye tabi tutulduğu basamaktır. descartes, kesin bilgi arayışında, kendisinden yola çıkılacak şeyin ‘düşünen ben’ olduğunu söylemişti. husserl’e göre ise zihinsel etkinlikte bulunan ben, nesne, zaman içindeki insan, şeyler arasındaki şey vb. saltık verilmişlikler değildir. zihinsel etkinlikte bulunan ben de fenomenolojik indirgemenin alanına girecek, ayraç içine alınacaktır. üçüncü basamak, saf apaçıklığı veya kendi kendine verilmişlik çerçevesi içinde bütün verilmişlik biçimlerini ve tüm bağlaşımların araştırıldığı, sonra da hepsi üzerine aydınlatıcı bir çözümlemeye gidildiği aşamadır.
-Merleau-Ponty'nin varoluşçu felsefesini fenomenolojik bir yönde geliştirmiş olduğu bilinir. Merleau-Ponty Edmund Husserl'ın Fenomenolojisinden hareket eder ancak onu çeşitli dönüşümlere uğratarak değerlendirir. Husserl'ın fenomenolojik yönteminin başlangıc kavramlarından olan "yönelmişlik" kavramının, özellikle Merleau-Ponty'de belirgin bir şekilde etkili olduğu söylenebilir. Merleau-Ponty'de kesin bir bilgi aramaktan daha ziyade, asıl olarak belirli bir apaçıklığa ulaşmak ister.
Bu apaçıklık soyut formülasyonlarda degil, deneyimlerimizde, yani "düşünen ben"in deneyimlerinde ortaya çıkar. 20.yüzyıl düşüncesi genelde deneyim ve duyum gibi kavramların yoğun eleştirilerle dışlandığı, önemsizleştirildiği bir dönem olmuştur Felsefe Tarihinde, ancak Merleau-Ponty aksi bir yönde deneyim ve duyum kavramlarını yeniden itibarlandırır. Bu nedenle Merleau-Ponty, Husserl'in varlıklara yönelmişlikten sözetmesi gibi bir yönelimden sözeder. Merleau-Pont için insan demek, "dünyayı kendi gözleriyle gören bir varlık" demektir. Yaşayan, kendi gözleriyle gören ve anlayan bir varlık.
Merleau-Ponty'nin bu yönelmişlik kavramını kullanmasının ardında izini sürdüğü felsefi problematik, yani bir anlamda onun düşünsel etkinliğinin ana teması, Sartre ve diğer Varoluşçularda da görülen, Deskartes'çi felsefenin doğal ögeleri olan Özne-nesne ikiliğidir. Tam bu noktada, Merleau-Ponty'nin temel kavramlarından olan Beden kavramı devreye girer. Beden, burada salt bir biyolojik konu olmaktan çikarılıp felsefi tartışmanın merkezine yerleştirilir. Başkasının varlığı, düşünceyi mümkün kılan fakat nesnel düşünceyi zora sokan bir öğedir. Merleau-Ponty bu zorluğu, Beden ve Ten gibi algıyla, duyumla, deneyimle bağlantılı kavramları felsefi alana taşıyarak aşmaya çalışır. Felsefi düşüncede bütün her şeyin karşısında algıya verilen öncelikli rolün sonucu olarak Merleau-Ponty, beden'i değerlendirir; Beden kavramı üzerinden özne-nesne ikiligini yeniden değerlendirmeye sokar.
Bedenler hem özne hem de nesnedir. Çünkü, Başkasının bedeni, benim için herhangi bir nesne değil, bir kültür nesnesidir. Tıpkı benim bedenimin baskası için olduğu gibi. Başkalarıyla her şeyden önce bu anlamda bir beden olarak karşılaşırız. Bu anlamda beden, okuyup anlamdırılması gereken bir kitap gibidir. Buna göre, Başkası, başka bir bedene sahip olan bir ben 'dir. Merleau-Ponty ile Sartre, siyasal meselerden önce, felsefi olarak bu noktada bir ayrılığa düşerler. Sartre'ın bakışında ben-başkası meselesi genelde olumsuz bir degerlendirmeye sahiptir. "Cehennem Başkalarıdır" anlamında bir değerlendirmeye sahiptir Sartre, oysa Merleau-Ponty olumlu bir konum alır bu noktada, başkasının bedenini kendi bedeni gibi bir özne-nesne olarak düşünür. Başkası, bir başka oarak benimle aynı bedene sahiptir.
Her birimiz bedenlere sahip olarak bir anlam dünyasında yaşamaktayız. Bununla birlikte her birimizin deneyimi tikel ve ayrıcalıklıdır. Merleau-Ponty, buna ve algiya verilen önceliğe bağlı olarak bir yanda "Algının Fenomenoljisi"ni çıkarmaya çalışır; öte yandan aynı yaklaşımın bir sonucu olarak "Göz ve Tin" ile, bedenin dünya ile ilişkileri resmetmeye yönelir.
Phenomenoloji nin kısa tanımını yapalım
Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.
20. yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir Fenomenoloji. Heidegger'den Sartre'a, Frankfurt Okulu'ndan Foucault'a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.
Fenomenoloji, (Türkçeye Görüngübilim olarak çevrilir) genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey'ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm'le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomenolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.
Fenomenoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz'lerin araştırılması konusudur. Cünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; Fenomonoloji, öz’lerin bilimi degil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin özü'nün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.
Fenomenolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü, gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir Bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinc tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, Bilinç'in sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.
Böylece "fenomenoljik yöntem" denilen nokta öne çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluşturuldugu/oluştuğu anlaşılmaya çalışılır. Özgün yöntemsel kategoriler geliştirir Fenomonoloji bu noktada. İki temel kategorisi vardır bu yöntemin; „askıya alma“ ve „fenomenolojik indirgeme“.
Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş öğelerin, yani dış görünümlerin raslantılsallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.
Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem raslantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur, ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanin öz'ü ortaya konulabilsin. Salt öz ’e ancak bu şekilde varılabilecektir.
tanım: yapay insan yaratma miti ikinci bir insan türü...........
süreci
1- yapay insan yaratma miti (Kökeni Antik Çağa dayanıyor)
2-İnsana özgü akıl yetilerinin makineleşmesi düşüncesi(yazı dili yazılı hesaplama biçimselleştirme, düşünceninbir hesaplama işlemi olduğu(SybilleKramer) anlayışı
3-modern bir gelişim çizgisi olarak, bugünkü dijital bilgisayarların temelini oluşturan klasik programlanabilir evrensel hesaplama makinesinin icadı. Bu makineler, düşüncenin hesaplama işlemine dönüştürülmesininbaşlangıcı olmuştur.
problem çözmek yada tasarlamak!
tanım problem ve çözmek olarak tanımlandığında sürecin tanımıda dolayısıyla farklılasıyor.
tasarlamak dediğimizde ki tanım başka şeyler içeriyor. belkibu tanımdan birşeyler çıkarılabilir.
- Düşüncenin bir hesaplama işlemi olduğu yönündeki, modern bilimlerde de belirgin olan anlayış Sybille Kramer e dayanmakta. ve bunun devamı programlanabilir bir hayat.
tasarlamak..?(Yapay Zeka kitabı,syf 9)
-kavrama ve duygu ilişkisi
hayatı sadece düşünerek mi kuruyoruz. yada ikilik geleneğine kalarak mı bu iki kategoriyi oluşturduk. düşünmek ve duyumsamak birbirine bağlantılı saçaklanarak ve sıçrayışlarla bir anın içinde belirmekte.
Bergson, Design bilinçli bir aktivite olarak kabul edildi ve sistematize edilmeye çalışıldı.
bilinç ? yönelimli, bilişsel olan mı
düşünce sistematize edilebilirmi? diyor fenomenolojistler!
Düşünce sistemi, mekaniği evrensel olabilir ama bilgi edimi ve dönüştürülen sonuç ürün öznel.yaratıcılık bu öznellikte.(Dreyfus)
Arayüzümüz beden katı bir yapıda. Araçlar bedensel deneyimden uzaklaşıp zihinsel deneyime odaklanmakta. arada birkopukluk var.
Biçimselleştirme daha yapısal ortak dil oluşturma ve dışsal göstergeler. modelleme
düşüncenin böyle bir soyutlamaya uğraması ve duyumsamanın durumu soyutlanamayışı..
daha sonraki problem bu soyutlanmış düşünce sistemi özerkleşemiyor. irade oluşamıyor.
bedenin yok sayılması ayrı bir hata bir sensöz olduğu halde.
14 Eyl 2008
Simon der ki; Tasarım temsildir...?
12 Eyl 2008
Hurbert Dreyfus-Bir insan bilimi olabilirmi<
-Charles Taylor insan bilimlerini yoruma dayalı bilgi ile, bilimin doğasından elde edebileceğimiz kuramsal açıklama türü arasında keskin bir ayrımdan bahseder.
Taylor'a göre doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki temel farklılık, doğa bilimleri sadece nesneleri incelerken, insan bilimleri kendini yorumlayan varlıkları inceliyor ve bu nedenle de nesnelerinin nesnel olmayan yorumlarını dikkate alıyor.
-Richard Rorty Geistes(tinsel) ve Naturewissenschaften(doğa bilimleri) arasında bir fark yoktur
sadece normal ve normal olmayan bilimler arasında bir ayrım vardır der.
-Hurbert Dreyfus bu iki görüştende ikna olmaz insan bilimlerinin sorununun onların konusunda, yani insanın tanımlanma biçiminden, kaynaklandığını ileri süren yeni bir yaklaşımı ele alır.
bunlara ek olarak der ki; insan bilimleri insanın kendi olası durumlarını değerlendirmesini gerektirdiği için ve insanın bunu yapamayacağından dolayı normal bir bilim olamaz.
-Foucault "insanın olasılık koşulları kendilerine içkin olarak tanımladığından, belirli bir sınırlılık vardır; ama insan varlığının bilimsel olarak incelenebilirliği üzerinde bir sınırlaması yoktur. bu Dreyfusun analizi
Bir "insan"bilimi olabilir mi? Burada Foucault haklıdır. Anlamı belirleyenin kendi nesnelliğinin koşulu olduğu bir varlığın istikrarlı bir bilimi olamaz. Hiç bir bilim, kendisinin olanaklı kıldığı yetenekleri nesneleştiremez. Hiç bir bilim, onu var eden becerileri nesneleştiremez. Ancak bu sadece, Kant'çı insan tanımından vazgeçmemizi gerektirir.
Michel Foucault,insan bilimlerinin, kendine özgü bir insanın-kendini-yorumlama-biçimini içerdiğini savunur, ki bu da en güzel ifadesini Kant'da bulur. İnsan bilimleri, araştırma alanı olan insanı, aşkın/ ampirik ikiliği içerisinde yorumlar ki burada insan, dünyayı oluşturan ve nelerin nesne olduğuna karar veren ve öte yandan da tüm diğerleri gibi kendisi de dünyada bir nesne olan bir anlam vericidir.
insanın böyle algılanması, kendini yorumlamayı insanı anlamanın temeli yaparken, aynı zamanda insanı doğa bilimlerinin kuram özelliklerine boyun eğen anlamsız nesneler haline getirmektedir.
Kendi arkaplan pratiklerinin kuramsal olarak ele alınmasına olanak tanıması gerekirken bunu yapamadığı için insana ilişkin bilimlerin bilimsel olamayacağı üzerine önerme Foucault'nun yaklaşımı, Dreyfusa Taylor'unkinden başka tek ilginç sav olarak gözükür.
özetle: Dreyfus insan ve doğa bilimlerinin konumlarındaki farklılığınn rastlantısal olamayacağını söyler. İnsan bilimlerinin normal bilim olamayacağı "kanıtlanamasa"da, normal olma konusunda eksikliklerini ortaya çıkaracak argümanların ortaya atılabileceğini ileri sürer. İnsanın incelenmesi kuramsal bir bilim olmasa da kesin ve tekrarlanabilir, kısacası disipline edilebilir bir yaklaşım biçimi önerir.
Doğa bilimleri istikrarlı ve biriktiricidir. insan bilimleri ise hiçbir zaman istikrarlı ve biriktirici değildir.
Nesnel sosyal bilimlere bu karşı çıkışı anlamak için, araştırılangerçekliğin alanını kuran ontolojik arkaplan pratiklerini
KURAM YORUM FARKI daha fazlası icin bak Arkitera Mimarlık ve yapay zeka dosyası H. Dreyfus yazısı
11 Eyl 2008
Gestalt- gerçekliği özne insa ediyor
Gestalt Kuramının öncülerinin yaptıkları çalışmalarda görme sürecinin dış dünyanın mekanik kaydını yapmadığını, aksine ham duyum bilgilerini, yaratıcı bir biçimde, basitlik, düzen ve denge ilkelerine göre organize ettiğini bulduklarını söyler. Gerçeğin kopyaedilmesi değil(sanat) gerçeğin gözlemlenen özelliklerinin eldeki ortamın biçimine dönüştürülmesi.
görme sürecide dinamik ve tahmin edilemez, öznenin tahmin edilemezliğinden
DOXA: görünen yerine olan geçtiğinde
Eski Yunanlılar düşünceyi iki sınıfa ayırmışlardı : birincisi, yansımanın sonucu olan "episteme", ikincisi ise günlü yaşamın sonucu olan "doxa". Günümüzde doxa ile episteme arasındaki sınırlar oldukça muğlak hale gelmiştir. Saf bilimler, uygulamalı bilimlere dönüşmüş ve bilgi alışkanlıksal, kullanılabilir ve pratik hale gelmiştir. Eski Yunanlıları herhalde Doxa'nın yani günlük yaşam düşüncesinin ya da commen sense'in bir bilimi olduğunu görmek çok şaşırtır ve eğlendirirdi.
Design's Own Knowledge, Luz Maria Jiménez Naraez syf36 kitabın ismine bak Design Issues: volume16 number1 spring2000
10 Eyl 2008
zaman ve mekan tanımından kurtulmak neye yarayacak peki?
kurgu, retorik
birbirine doğrudan bağlı nedensellikler yerine göreli olarak sıcramalarla ilerleyen durumlar. kurgu, retorik yarattığımız nesnelliklerin özne olarak bizim anlık kurgumuz olduğu. nerede neden ve tahmin edilemez birçok sebepten dolayı o anda olan. bu bi anlamda öznenin zaman ve mekan bağımlılığından kurtuluşu, öznenin süresinin kabulü
hangi öznenin doğayı hangi amaçla irdelemek için hangi soruları sorduğu, sonuçta edinilen bilgiyi temelinden belirlemektedir.syf53
Newtondan kuantuma geçiş, nedensellik
Bu nedenle, eski görüşe hakim olan fiziksel nedensellik düşüncesinin yerini olasılıkçı, yani matematiksel nedensellik aldı. Üstelik madde parçacıklarının hareketlerini saptamak için kullanılan uzay ve zaman gibi referans koordinatlarının bunları gözlemleyen kişinin içinde yer aldığı daha genel referans çerçevesine göre de değiştiği ortaya çıkmıştı. Söz konusu olan belirsizlik ve görelilik öğeleri mikroskobik dünyada çok daha önemli sonuçlar doğurmakla birlikte, günlük yaşamımızdaki makro düzey için de bir ölçüde geçerli olduğuna göre, fizikte meydana gelen bu ilerlemenin bizi doğadaki nedensellik ilişkilerine, uzayın ve zamanın temel niteliklerine daha çok yaklaştırdığını söyleyebilirmiyiz?Thomas S. Kuhn, Bilimsel devrimlerin yapısı, Çevirmen Nilüfer Kuyaşın sunuşu, syf 19-20)
bilim, nesneleri ve yarattığı soyut kavramları nedensel olarak birbirine bağlayıp tutarlı sonuçlar elde etmeye çalışır.
...ampirist geleneğin çağdaş uzantısı olan pozitivist bilim felsefesine göre, nedensellik ilkesi doğada geçerli midir? sorusu anlamsızdır. Nedensellik, çeşitli araçlarla doğayı irdelediğimiz zaman ortaya çıkan tikel deneyimler arasında kurulan mantıksal, giderek matematiksel ilişkilerdedir. Bu tür biçimsel, simgesel ilişkilere fizik kuramlarının getirdiği değişikliklerin ötesinde kalan bir gerçeklik hakkında felsefi sonuçların çıkması için kullandığımız simge veya kavramların dış dünyada gerçekten var olan ilişkileri/nesneleri temsil temsil ettiklerini kabul etmek ve bunların temel niteliklerine giderek daha fazla yaklaşmanın mümkün olduğunu düşünmek lazımdır. Anı kaydetme nesnelestirme gereği
Olmak
, hayvan ya da bitki olunur, algılanamaz olana dek molekül olunur.
....
Olmak bir biçime ulaşmak değildir ( özdeşleşme, taklit, Mimesis), olmak, bir kadından, bir hayvandan veya bir molekülden ayrışamayacağımız şekilde, yakınlık, ayırtedilemezlik ya da farklılaşmama bölgesini bulmaktır: Ne genel ne de belirsiz, öngörülmemiş, önceden varolmayan, bir topluluk içinde tekilleştiği ölçüde daha az kalıba dökülmüş bir halde.
.....
Ne şeylerin ne de dilin içinde düz çizgi vardır. Sözdizim, şeylerin içindeki yaşamı açığa vurmak için her defasında yaratılan kaçınılmaz büklümler bütünüdür.
Gilles Deleuze, Kritik ve Klinik Edebiyat ve Yaşam bölümündensyf 9-10
Deleuze den Bilgi açılımı...
......................................= ......................= . .........................
yabancı diller moleküler yapılar bilgi
yabancı sözcükler atom zincirleri bilgi, saf bir bedenin ve nefeslerinin
............................=..................................=. yeniden oluşturulması
Babil kulesi periyodik tablo
tüm diller
Yaşamın kısmi nesneleri anneye göndermede bulunuyorsa, bilginin dönüşümleri ve bütünleşmeleri neden babaya göndermede bulunmasın? ........anneye ait olan benim dilim değildir, annedir bir dil olan; ve anneden gelen benim organizmam değildir, annedir bir organlar bütünü olan, benim kendi organlarımın bütünü. Anne denilen şey, Yaşamdır. Baba denilen şey ise, yabancılıktır,bilmediğim ve benimkilerin içinden geçen tüm bu sözcükler, bedenime girip çıkmayı sürdüren tüm bu atomlardır. Yabancı dilleri konuşan ve atomları tanıyan, baba değildir, yabancı diller ve atom kombinasyonlarıdır babam. Baba, atom yığınlarım ve tüm glossolalialarımdır-kısaca,Bilgidir.
Ve bilgiyle yaşamın kavgası, bedenlerin atomların bombardımanına uğraması ve bedenin verdiği karşılık olan kanserdir. Bilgi yaşamı nasıl iyileştirebilecek ve bir şekilde onu nasıl doğrulayacaktır?
.....
Zira "Tanrı bombadır, yani açıkça, son derece kanserli olan gezegenimizin kendisini radyoaktiviteyle sterilize etmek için gerekli olan nükleer bombalar bütünüdür...,
.....
Bir yandan, bilgi yaşamın karşıtı değildir, çünkü cansız maddenin en ölü kimyasal formülünü konu edindiğinde bile, bu formülün atomları, yine de yaşamın bileşimine giren şeylerin atomlarıdır ve yaşam, onların macerası değilse, nedir? Ve diğer yandan, yaşam bilginin karşıtı değildir, zira en büyük acılar bile, bu acıları yaşayanlara tuhaf bir bilgi verir, ve bilgi, büyük insanların ( zaten katlanmış bir su hortumuna benzeyen) beynindeki acılı yaşamın macerası değilse, nedir? Yaşamın katlanılabilir ve hatta doğrulanabilir olduğuna kendimizi inandırmak için küçük acılar ediniriz.
Gilles Deleuze, Kritik ve klinik syf16-30 Louis Wolfson, yada Yötem bölümünden
7 Eyl 2008
bilinci, bilme halini kendi soyutlamalarımızla acıklayamayız.
6 Eyl 2008
quantumu anlamak!
1900 yılında max planckın ışın enerjisinin kuantalanmış olduğu kuramına dayanarak kara cismin ışımasını incelemesi*, einsteinın planckın varsayımını yeniden ele alarak yazdığı fotoelektrik olay 1905 yılında yayınlanan makalesi ve son olarakta atom içindeki elektronların enerjisinin kuantalanmış olduğu varsayımına dayanarak atomların tayf çizgilerinin açıklandığı bohr atom modeli
özünde maddenin enerjinin bir hali, enerjinin ise dalga formunda bir kuantize olmuş olay kısacası maddenin dalga olduğunu söyler.
4 Eyl 2008
Bergson'a göre, başlıca görevi, gövdeyi bulunduğu çevreye uydurmak, gövde ile dış nesneler arasındaki ilişkileri kavramak, özdeği düşünmek olan anlağın gerçek yeri, devinmeyen, cansız, katı nesneler arasındadır. Sezgi ise yapısı gereği kişinin iç evreniyle ilgilidir, içten olanı, özde bulunanı görme anlamına gelir. Araç yapan insanın (homo faber) başlıca özelliği anlakla donatılmış olmasıdır. Bilen kişinin (homo sapiens) en önemli özelliği de kendisinde sezgi denen yetinin bulunmasıdır. Anlak dışa dönüktür, sezgi ise içe yöneliktir. (Bergson, 1986)
24 Tem 2008
Deborah Hauptmann
( karşılıklı)penetration( nüfuz etme), most different from numerical multiplicity – the representation of a heterogeneous, qualitative and creative duration-, that is the point I started from and where I constantly return…."
6 Tem 2008
ABSTARCT-01
1. ABSTRACT
The mistake is due to our believing that perception and memory are pure knowledge!
H.Bergson
The aim of thesis is to research matter and human relations in action of design concept. The thesis takes its starting point from Henry Bergson’s main notions of Duration, memory and intuition.
My thesis is divided in two basic parts; defining the design process and design knowledge by using Bergsons notions. How we getting data from world ? and how we use them for designing? Basis of discussion try to define duration as a basement of matter and human, could juxtaposition with non-dualistic way and search the way of obtain design knowledge.
Notion of Duration will be used to encounter human and matter without dualistic way of time and space contex. Bergson define every being as a multiplicity in conscious states and he adds that there are two kinds of multiplicity; two senses of the word "distinguish." the one qualitative and the other quantitative. All quantitative differences give different positions in homogeneous space but qualitative differences define mod, tone of objects in time. It follows from this analysis that space alone is homogeneous, that objects in space form a discrete multiplicity, and that every discrete multiplicity is got by a process of unfolding in space. There is neither duration nor even succession in space; their multiplicity is real only for a consciousness.
İn the basis of Duration the matter either natural or artifical, is aggregate of ‘images’. object exists independently of the consciousness which perceives it but on the other hand, the object is entirely different from that which is perceived in it.
“Matter,in our view, is an aggregate of ‘images’. And by ‘image’ we mean a certain existence which is more than that which the idealist calls a representation, but less than that which the realist calls a thing.” ( Bergson H.,Matter and Memory, 1)
Bergson deals with body and mind in such a way as, we hope, if not to overcome, the theoretical difficulties which have always beset dualism.With same context human being is defined as a multiplicity with notion of memory.
Perception and memory a difference of degree-- perceptions being then supposed to throw memories back into the past, and thus to reserve to themselves the present simply because right is might. But there is much more between past and present than a mere difference of degree. My present is that which interests me, which lives for me, and, in a word, that which summons me to action; whereas my past is essentially powerless. We must dwell further on this point. By contrasting it with present perception we shall better understand the nature of what we call 'pure memory.' (Bergson H., Matter and Memory, 176)
After defining the Duration as a basis for human and objects multiplicitiy, intuition can be emerge as way of comprehend the gualititatives degrees in multiplicities.
Most of the design field consider design as a presentation in space. In this wise designing is accepted determinations of quantities. In this wise analysis is popular method of designing. All through my thesis, my aim is beside the Bergson acknowledges define design and designer in duration with accepting their time qualitatives. By this way question the design knowledge and research the intution as a method in design process.
Keywords:
Duration, Memory, Conciousness, Multiplicity, Virtual, Intuition, Qualitative
ANKRAJ Steven Holl
Aşağıda geçen on yıl boyunca oluşturduğumuz projeler için katalizör görevi yapmış bir takım seçilmiş düşünceler yer almaktadır.
Mimarlık konuma bağlıdır.Müzik, resim, heykel, sinema ve edebiyattan farklı olarak taşınmaz konstrüksiyon, bir yerin yaşantısıyla kaynaşıktır. Bir binanın yerleşim alanı, onun oluşumunu belirleyen herhangi bir girdi olmanın ötesinde bir şeydir. Onun fiziksel ve metafizik temelidir.
Arsa ve binanın işlevsel yönlerinin, bakış açılarının, güneş açılarının, sirkülasyonunun ve girişlerinin çözümlenmesi mimarinin " metafiziği"gerektiren "fiziğidir". B u bağlantı yada dolaylı bir neden aracılığıyla bir bina, yerleşim alanına göre biçilmiş bir şey olmaktan ötede bir değer taşır.
Yapı, konumlandığı yerle kaynaşarak ve bir konumun anlamını kendisinde toplayarak fiziksel ve işlevsel gereksinmelerden aşkınlaşır. Mimarlık bir çevreyi açımlamaya hizmet ettiği sürece, oranın bütünlüğüne vermez. Bir arsayı değerlendirmek onun içinde yer aldığı" bağlamın"ın basiteindirgenmiş bir tekrarı değildir; bir yerin herhangi bir yönünü ortaya çıkarmak oranın görünümüne uygun olmayabilir. Bu yüzden alışılagelmiş görme biçimleri pekala kesintiye uğrayabilir.
Mimarlık ve yerleşim alanı yaşantısal bir ilişkiye, metafizik ve şiirsel bir bağlantıya sahip olmalıdır. Bir mimari ürün, bir yapı ile konumu başarılı bir biçimde kaynaştığında bir üçüncü durum ortaya çıkar. Bu üçüncü gerçeklikte gösterilen ve gösteren bütünleşir; ifade, yerleşim alanına bağlı olan düşünceyle ilinti kuran bir şeydir. Önerilen ve örtük olan bir amacın farklı yönleridir.
Bir binanın tek bir konumu vardır. Bu tek yerde, binanın tüm amaçları toplanır. Bina ve konumu mimarlığın başlangıcından beri birbirini belirleyicidir. Geçmişte bu bağlantı bilinçli bir çaba olmadan, yerel malzeme ve işgücü kullanımıyla, o alanın tarihsel olaylar ve mitoslarla yaptığı çağrışımlar aracılığıyla açığa çıkmıştır. Bugün mimarlık ve konum arasındaki bağlantı, modern yaşamdaki yapısal dönüşümlerin parçası olan yeni yollarla kurulmalıdır.
Yapı alanının ilk algılanışı sırasında akla gelen fikirler, başla-tıcı düşünceler üzerinde yapılan derinleşmeler ya da mevcut topografyanın yeniden irdelenmesi yeni buluşların ana çerçevesini oluşturabilir. Bu buluş türü, evrensel mekandan farklı, göreceli bir mekana odaklanır ve bağımlı bir egemenlik alanında konumlanır.
Mimarlık bir uzanım, bir yerle göreceli olarak ilintili mutlak anlamlar oluşturan bir uyarlamadır. Yeni bir ürün, varolan kuruluşların tersyüz edilmesi niteliğinde olsa bile,onun düzeni soyut mekanın genel özelliklerinden farklı bir yönünü kapsamaya veya özel bir anlamım aydınlatmaya çalışır. Özgül olanın içinde bir ideal, görece olanın içinde bir mutlaklık vardır.
Uxmal'daki manastırın avlusunda durduğumuzda, zaman saydam,işlev ise bilinmez niteliktedir. Güneşin yörüngesi mimariyle mükemmel bir biçimde uyumludur. Çerçevelenmiş manzaralar uzaktaki tepelerle bağlantılıdır. Balo avlusundan aşağı inerken, "KaplumbağalarEvi" ne tırmanırken ve tekrar büyük avluya baktığımızda elde edilen yaşantı,mimari güzelliği aşar. Mimarlık ve yerleşim alanı olgusal olarak bağlantılıdır.
Louis Kahn'ın Salk Enstitüsü'nde günün belirli saatinde, merkez avluyu ikiye bölen yarığın içinden akan sudan yansıyan ışık, okyanusun üzerinden yansıyan ışıkla birleşir. Okyanus ve avlu, suyun üzerinden yansıyan gün ışığı olgusu yoluyla birleşir. Mimarlık ve doğa ( konumlandıkları) yerin metafiziğinde bütünleşir.
Oregon'da verimli ve büyük bir vadide, Angel Dağı'ndaki Be-nedikten Manastırı'nın ucuna gayri muntazam bir form takılır. Tepe üstündeki manastır, bahçeden yaklaşıldığında alçak, tek katlı, mitevazı bir bina görüntüsü verir. Bir kez içine girildiğinde, yeryüzü ve gökyüzünün dalgalanan panoraması içinde özgürce yerleştirilmiş,dışarı ve aşağı doğru yönelen bir mekan patlaması gözler önüne serilir. Aalto, manastır platosunun kıyısını tamamlamış, çalışmak ve düşünmek için dingin bir mekan şelalesi yaratmıştır. Mimarlığın nitelikleri, konumunun nitelikleri ve anlamı ile yekvücuttur.
Japonya'daki büyük ise tapınakları her 20 yılda bir,iki komşu arsadan biri üzerinde yeniden inşa edilir. Her tapınağın iki arsası vardır. MÖ 4. yüzyıldan beri süregelen bu dini edimin gizemli gücü, en çok bir sonraki 20 yılda yapılacak yeni komşu tapınağı taş bloklarıyla hazır bekleyen boş arsada açığa çıkar. Zaman ve mekan, kapılar ve çitlere asılıp 10 günde bir değiştirilen kağıt süsler ( sakaki) ile daha da birbirleriyle ilişkili kılınır.
Adalberto Libera'nın Capri'deki Malaparte Evi mekan, ışık ve zaman içinde düzenin gizemli bir örneğini oluşturur. Basit duvarları kaya ve uçurumlara karışarak, kendini güneşe sunan garip bir platform gibi Akdeniz'den yükselir. Bu üslubu, ayırt edilebilen cepheleri bile olmaksızın, zamanın üzerinden sıçrayarak konumuyla bütünleşir.mimari matterın madde olmaktan cıkısı
boyut çağdaş dünya mimarları dizisi 2 steven holl kitabından alıntı
Anchoring, prıncton architectural press, New York, 3. baskı, 1991, s.9-11 çeviren :aslı şener
5 Tem 2008
succession in duration
Bergson time and free will
The proof is that, if we interrupt the rhythm by dwelling longer than is right on one
(101) note of the tune(ayar,ezgi), it is not its exaggerated(asırı abartı) length, as length, which will warn us of our mistake, but the qualitative change thereby caused in the whole of the musical phrase. We can thus conceive of succession without distinction, and think of it as a mutual(karsılıklı) penetration(nufus etme delip gecme), an interconnexion and organization of elements, each one of which represents the whole, and cannot be distinguished or isolated from it except by abstract thought. Such is the account of duration which would be given by a being who was ever the same and ever changing, and who had no idea of space. But, familiar with the latter idea and indeed beset by it, we introduce it unwittingly into our feeling of pure succession ; we set our states of consciousness side by side in such a way as to perceive them simultaneously, no longer in one another, but alongside one another; in a word, we project time into space, we express duration in terms of extensity, and succession thus takes the form of a continuous line or a chain, the parts of which touch without penetrating one another. Note that the mental image thus shaped implies the perception, no longer successive, but simultaneous, of a before and after, and that it would be a contradiction to suppose a succession which was only a succession, and which nevertheless was contained in one and the same instant. Now, when we speak of an order of succession in duration, and of the reversibility of this order, is the succession we are dealing with pure succession, such as we have just defined.
Bergson time and free will
mekan ve zaman homojen kavramlar değil
mekan ve zamanı homojen olmaktan cıkaran sey birbirlerine akısları. ve bu nitelik farklı, derece farkı degil. mod ları var..
98 Time, in so far as it is a homogeneous medium, and not concrete duration, is reducible to space
Now, if space is to be defined as the homogeneous, it seems that inversely every homogeneous and unbounded medium will be space. For, homogeneity here consisting in the absence of every quality, it is hard to see how two forms of the homogeneous could be distinguished from one another. Nevertheless it is generally agreed to regard time as an unbounded medium, different from space but homogeneous like the latter: the homogeneous is thus supposed to take two forms, according as its contents co-exist or follow one another. It is true that, when we make time a homogeneous medium in which conscious states unfold themselves, we take it to be given all at once, which amounts to saying that we abstract it from duration. This simple consideration ought to warn us that we are thus unwittingly falling back upon space, and really giving up time. Moreover, we can understand that material objects, being exterior to one another and to ourselves, derive both exteriorities from the homogeneity of a medium which inserts intervals between them and sets off their outlines : but states of consciousness, even when successive, permeate one another, and in the simplest of them the whole soul can be reflected. We may therefore surmise that time, conceived under the form of a homogeneous medium, is spree spurious concept, due to the trespassing of the idea of space upon the field of pure consciousness. At any rate we cannot finally admit two
time and free will
3 Tem 2008
duration space iliskisi
(273) A very simple calculation shows that more than 25,000 years would elapse before the conclusion of the operation. Thus the sensation of red light, experienced by us in the course of a second, corresponds in itself to a succession(ardışık) of phenomena which, separately distinguished in our duration with the greatest possible economy of time, would occupy more than 250 centuries of our history. Is this conceivable ? We must distinguish here between our own duration and time in general. In our duration,-the duration which our consciousness perceives,-a given interval can only contain a limited number of phenomena of which we are aware. Do we conceive that this content can increase ; and when we speak of an infinitely divisible time, is it our own duration that we are thinking of ?
As long as we are dealing with space, we may carry the division as far as we please; we change in no way, thereby, the nature of what is divided. This is because space, by definition, is outside us; it is because a part of space appears to us to subsist even when we cease(durdurmak) to be concerned with it; so that, even when we leave it undivided, we know that it can wait, and that a new effort of our imagination may decompose it when we choose. As, moreover, it never ceases to be space, it always implies juxtaposition(bitisik) and consequently possible division. Abstract space is, indeed, at bottom, nothing but the mental diagram of infinite divisibility
(bergson matter and memory)
duration ozgur iradeyi acıklıyor.kanta cevap niteliginde
Duration is first introduced by Bergson in his essay Time and Free Will: An Essay on the Immediate Data of Consciousness. It is used as a defence of freewill in a response to Immanuel Kant, who believed freewill was only possible outside of time and space, but since man cannot transcend time and space, must be accepted for pragmatic purposes alone.[7]
Bergson’s response to Kant is that freewill is only possible within Duration, within which time resides as it really exists. The problem of freewill is not really a problem at all for Bergson, but merely a common confusion among philosophers caused by the immobile time of science being mistaken for the Duration.[8]
To understand this, one must realize while space can be measured, the Duration cannot be. Thus to measure the Duration, it must be translated into the immobile, spatial time of science through a translation of the unextended into the extended. Although an essential practicality of both science and everyday life, it is through this very translation, mistaken for the Duration, that the problem of freewill arises. Since space is a homogeneous, quantitative multiplicity, the Duration becomes juxtaposed and converted into a succession of distinct parts, one coming after the other and therefore caused by one another.(wikşipedia)
1 Tem 2008
Dreyfus'un AI critiği
Dreyfus's critique of artificial intelligence (AI) concerns what he considers to be the four primary assumptions of AI research. The first two assumptions he criticizes are what he calls the "biological" and "psychological" assumptions. The biological assumption is that the brain is analogous to computer hardware and the mind is analogous to computer software. The psychological assumption is that the mind works by performing discrete computations (in the form of algorithmic rules) on discrete representations or symbols.
Dreyfus claims that the plausibility of the psychological assumption rests on two others: the epistemological and ontological assumptions. The epistemological assumption is that all activity (either by animate or inanimate objects) can be formalised (mathematically) in the form of predictive rules or laws. The ontological assumption is that reality consists entirely of a set of mutually independent, atomic (indivisible) facts. It's because of the epistemological assumption that workers in the field argue that intelligence is the same as formal rule-following, and it's because of the ontological one that they argue that human knowledge consists entirely of internal representations of reality.
On the basis of these two assumptions, workers in the field claim that cognition is the manipulation of internal symbols by internal rules, and that, therefore, human behaviour is, to a large extent, context free (see contextualism). Therefore a truly scientific psychology is possible, which will detail the 'internal' rules of the human mind, in the same way the laws of physics detail the 'external' laws of the physical world. But it is this key assumption that Dreyfus denies. In other words, he argues that we cannot now (and never will) be able to understand our own behavior in the same way as we understand objects in, for example, physics or chemistry: that is, by considering ourselves as things whose behaviour can be predicted via 'objective', context free scientific laws. According to Dreyfus, a context free psychology is a contradiction in terms.
Dreyfus's arguments against this position are taken from the phenomenological and hermeneutical tradition (especially the work of Martin Heidegger). Heidegger argued that, contrary to the cognitivist views on which AI is based, our being is in fact highly context bound, which is why the two context-free assumptions are false. Dreyfus doesn't deny that we can choose to see human (or any) activity as being 'law governed', in the same way that we can choose to see reality as consisting of indivisible atomic facts...if we wish. But it is a huge leap from that to state that because we want to or can see things in this way that it is therefore an objective fact that they are the case. In fact, Dreyfus argues that they are not (necessarily) the case, and that, therefore, any research program that assumes they are will quickly run into profound theoretical and practical problems. Therefore the current efforts of workers in the field are doomed to failure.
Given that Dreyfus has a reputation as a Luddite in some quarters, it's important to emphasise that he doesn't believe that AI is fundamentally impossible; only that the current research program is fatally flawed. Instead he argues that to get a device (or devices) with human-like intelligence would require them to have a human-like being in the world, which would require them to have bodies more or less like ours, and social acculturation (i.e. a society) more or less like ours. (This view is shared by psychologists in the embodied psychology (Lakoff and Johnson 1999) and distributed cognition traditions. His opinions are similar to those of robotics researchers such as Rodney Brooks as well as researchers in the field of artificial life.)
Daniel Crevier writes: "time has proven the accuracy and perceptiveness of some of Dreyfus's comments. Had he formulated them less aggressively, constructive actions they suggested might have been taken much earlier."[1]
Merleau-Ponty
The essential partiality of our view of things, their being given only in a certain perspective and at a certain moment in time (v. the Uncertainty Principal of Werner Heisenberg) does not diminish their reality, but on the contrary establishes it, as there is no other way for things to be copresent with us and with other things than through such "Abschattungen" (profiles, adumbrations). The thing transcends our view, but is manifest precisely by presenting itself to a range of possible views. The object of perception is immanently tied to its background--to the nexus of meaningful relations among objects within the world. Because the object is inextricably within the world of meaningful relations, each object reflects the other (much in the style of Leibniz's monads). Through involvement in the world -- being-in-the-world-- the perceiver projects around the object, in a nonthetic manner, all the potential perspectives of that object, and the perspectives of the object coming from all the surrounding things of its environment. Each object is a "mirror of all others." Our perception of the object through all perspectives is not that of a thetic, propositional, or clearly delineated perception. Rather, it is an ambiguous perception founded upon the body's primordial involvement and understanding of the world and of the meanings that constitute the landscape's perceptual gestalt. Only after we have been integrated within the environment so as to perceive objects as such can we turn our attention toward particular objects within the landscape so as to define them more clearly. (This attention, however, does not operate by clarifying what is already seen, but by constructing a new Gestalt oriented toward a particular object.) Because our bodily involvement in the world is nonthetic and indeterminate, we encounter meaningful things in a unified though ever open-ended world.
Critics have remarked that while Merleau-Ponty makes a great effort to break away from Cartesian dualism, in the end Phenomenology of Perception still starts out from the opposition of consciousness and its objects. Merleau-Ponty himself also acknowledged this and in his later work attempted to proceed from a standpoint of our existential unity with what he called the "flesh" (chair) of the world.
From the time of writing Structure of Behavior and Phenomenology of Perception, Merleau-Ponty wanted to show, in opposition to the idea that drove the tradition beginning with John Locke, that perception was not the causal product of atomic sensations. This atomist-causal conception was being perpetuated in certain psychological currents of the time, particularly in behaviourism. According to Merleau-Ponty, perception has an active dimension, in that it is a primordial openness to the life world (to the 'Lebenswelt')
This primordial openness is at the heart of his thesis of the primacy of perception. The slogan of the phenomenology of Edmund Husserl is "all consciousness is consciousness of something", which implies a distinction between "acts of thought" (the noesis) and "intentional objects of thought" (the noema). Thus, the correlation between noesis and noema becomes the first step in the constitution of analyses of consciousness.
However, in studying the posthumous manuscripts of Husserl, who remained one of his major influences, Merleau-Ponty remarked that, in their evolution, Husserl's work brings to light phenomena which are not assimilable to noetic-noematic correlation. This is particularly the case when one attends to the phenomena of the body (which is at once body-subject and body-object), subjective time (the consciousness of time is neither an act of consciousness nor an object of thought) and the other (the first considerations of the other in Husserl led to solipsism).
The distinction between "acts of thought" (noesis) and "intentional objects of thought" (noema) does not seem, therefore, to constitute an irreducible ground. It appears rather at a higher level of analysis. Thus, Merleau-Ponty does not postulate that "all consciousness is consciousness of something", which supposes at the outset a noetic-noematic ground. Instead, he develops the thesis according to which "all consciousness is perceptual consciousness". In doing so, he establishes a significant turn in the development of phenomenology, indicating that its conceptualisations should be re-examined in the light of the primacy of perception, in weighing up the philosophical consequences of this thesis.
yuvacanatmacaphenomenology algıdaki indigeyici bakısa karsı.
Husserl derived many important concepts that are central to phenomenology from the works and lectures of his teachers, the philosophers and psychologists Franz Brentano and Carl Stumpf.[6] An important element of phenomenology that Husserl borrowed from Brentano was intentionality (often described as "aboutness"), the notion that consciousness always is consciousness of something. The object of consciousness is called the intentional object, and this object is constituted for consciousness in many different ways, through for instance perception, memory, protetion, retention, signification, etc. Throughout these different intentionalities, though they have different structures and different ways of being "about" the object, an object is still constituted as the same identical object; consciousness is directed at the same intentional object in direct perception as it is in the immediately following retention of this object and the eventual remembering of it.
It should be clarified right from the start that even though many of the phenomenological methods involve various reductions, phenomenology is essentially anti-reductionistic; the reductions are mere tools to better understand and describe the workings of consciousness, not to reduce any phenomenon to these descriptions. In other words, when a reference is made to a thing's essence or idea, or when one details the constitution of an identical coherent thing by describing how what one "really" sees as being only these sides and aspects, these surfaces, it does not mean that the thing is only and exclusively what is described here: The ultimate goal of these reductions is to understand how these different aspects are constituted into the actual thing as experienced by the person experiencing it. Phenomenology is a direct reaction to the psychologism and physicalism of Husserl's time.(wikipedia)
27 Haz 2008
Bedene zamanda bir süre sağlayan bellektir!
Duygulanımlar tamda bedenin matematiksel bir noktadan başka birşey olmasını gerektirir; ona uzayda bir hacim verirler. Sonra belleğin anımsamaları gelir. Bunlar anları birbirine bağlar ve geçmişi şimdiye dahil ederler. Son olarak; maddenin niteliğini ortaya çıkaracak bir sıkışma olarak bellek gelir. Böylece, bedenin anlarda kalmasını önleyen, ona zamanda bir süre sağlayan bellektir. (bergsonizm syf 26 bergsonculuk 60)