27 Nis 2010

Hesaplanmamış düzensizlik üzerine

Peki Düzen tam olarak ne ordan düşünmeye başlayalım. İçinde bulunulan durumun bütünsel ele alınışı ise, eğrisiyle büyrüsüyle bütünün kendisiyse düzen ve kaosu içeriyorsa, kendi bütünselliğinde barındırdığı farklılaşmaları tölere edebilen bir kabiliyet içinde barındırıyorsa. TÜM virtüeller olabilir. yada duree nin kendisi. Bu düzenin hesaplanması yada hesaplanmaması die birşey yok gibi. Bir parçası tüme referans vermeyebilir. heterojendir.

Düzen kurgusal bir durumsa eğer. Düzenlemekse, virtüellerden birini seçip aktüel hale getirdiğimiz ve karşısına geçip en mükemmeli bu dediğimiz bir durumsa, o zaman hesaplanmamışlık olamaz. Mimar hep düzenleme arzusu güden biri midir? Daha önce yolunda olmayan, yoldan çıkmış bir durum mu düzene, hizaya sokuluyor ve hesaplanabilir hale geliyor. Düzen hesaplanabilirlik mi?(niceliksel), bir sonraki adımı tahmin edebildiğimiz bir durum mu? Tasarım bir seçimde bulunmak ve tabiki bir hesapta bulunmak aynı zamanda. bunu hesaplamamış gibi yapmak ya da hesaplayamayacağımız çokluktaki virtüellerden sadece birini değilde birkaç olasılığı barındıran bir seçim yaptığımızda hesapsızlık sandığımız şey mi? bir şeyi seçiyor ve yapıyor olmak geride bırakılan milyonlarca ihtimalin acısını barındırır herzaman. birkaç seçenek barındırabilmeyi gerçekleştirmek küçük kısa bir tatmin yaratıyor olsa gerek.

19 Nis 2010

Emek sineması da...

Emek sineması kısacık İstanbul hayatımın en önemli parçasını oluşturuyordu. Ne çabuk yok oluyor her şey. İçime işlemiş şarkıları da silecekler hafızamdan yakında korkuyorum. Bırakmak istemiyorum onları, hatırlatsınlar bana bir şeyler olmaz mı? Bu geri kafalılık mı, yenilerde gelsin üst üste, karışsın bulaşsın. Ama kazımasınlar hiçbir şeyi yerinden. İzi bile kalmıyor, hiçbir güzel anıyı hatırlatmıyor.

29 Mar 2010

" Bütün ütopik projeksiyonlarda, ister istemez, 'top-yekün' politika ve 'top-yekun' tasarımdan bir şeyler vardır. Ütopya hiçbir zaman seçenek tanımamıştır. Thomas Moore'un Utopiasında yaşayanların 'mutlu olmamaları' imkansızdı, çünkü iyi olmaktan başka başka seçimleri yoktu. Ve ister lugat ister mecazi anlamdaki bütün ideal toplum fantazilerinde bu, hiç seçeneksiz iyilik içinde yaşama ideali var varolagelmiştir." (Colin Rowe ve Fred Koetter) alıntı: Sibel Dostoğlu, Colin Rowe ve bir Uzlaştırma Kuramı, Modern Mimarlığın Ötesi, s:9)

10 Mar 2010

Politics of Interwar Modernism and Turkey_4Mart 2010

İlerlemeci bir söyleme sahip modern hareket, modern olmanın bir koşulu olarak geçmişden kopmayı önerirken, aynı zamanda modern olanı ulusallaştırmaya çalışmakta. Yeni olanın yerel hale gelmesi, dışardan ihraç edimiş olmaması en önemli kaygılardan biri. Bu duruma Faşist İtalya ve Kemalist türkiye yi örnek verebiliriz.

5 Mar 2010

bir yuvaş manifesto

hiçbirşeyin yetişmemesi garip bir oyun gibi. Ne oyunu sonuca hiç varamayan kaplumbağa hikayesi. koşarız koşarız ve yakalayamayız. Ateşli gecelerin kabuslarından. Dünyada böyle ateşli bir hastalığa yakalandı. Uyanamıyoruzda artık. Uykuda olduğumuzu da çoktan unuttuk. Uyanmak için uykuda olduğumuzun farkındalığı gerek önce. Sonra biraz yavaşlık.....yavaş...
yavaş...yavaş...daha önce görmediklerimiz görünür olur birden. Gördüğümüzü sandıklarımız silinir. Varılacak bir nokta yoktur artık okun ucu ile koştuğuğumuz.
Sıvıdır herşey bulaşır. Bulaştıkça farklı bir ölçekten görünür olan gerçek olur. Ok içine döner. içinde oyalanır. heryer iç olur. dışımızı içimize almanın tek yoludur yavaşlamak.

uyanılanda yeni bir uykudur aslında... Ama beden izleyici değil, uyku zihinde izlenen değil.
bu uyku hayatın başka ihtimallerine ışınlanmak.

15 Şub 2010

merkezden kaçmak

merkezkaç oluşturan mimarlık...anahtar kelime olabilir mi?
Pür yavaş bir dünyada kaçtığımız merkezler, savrulmalar değil,
iç içe geçmeler, bulaşmalar sürtünmeler olabilir.
Belki yine var ama üzerimizdeki etkileri, dönüşümleri
yok. Birşeylere dokunuyorum, b,irşeyler bana dokunuyor,
ama beni değiştirmiyor, değişmek o kadar benim iradem dışındaki
değişimi idrak için vakit yok.

2 Şub 2010

rüyalar ve uyanık olmak

Cemal Kafadar / Kim var imiş biz burada yoğ iken
Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun
“Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-1643” makalesi üzerine bir deneme


İnsanlık tarihi, tümüyle insanoğlunun uyanık hallerindeki eylemleri olarak anlatılır. “Uyanık olmak” ifadesinin günümüzde taşıdığı anlam ile birlikte düşünecek olursak; modern insanın zorunlu vasfı olarak “uyanık olmak” dünyada olup bitenlerden haberdar olmak, bilinçli bir şekilde yaşama devam ediyor olmaktır. Bu modern anlamını da özünde tarih sahnesinde yer almak olarak yorumlayabiliriz.
Oysa bir insanın ömrü düşünüldüğünde, uyanık olmayan halleri ömür içinde uyanık olunan haller kadar yer kaplamaktadır. Ayrıca uykuda olduğumuz zamanlarda, birçok süreç devam etmektedir. Dünya durmaz, kendimizde ve çevremizde olmakta olan durumlar farklı bir fazda da olsa süregiderler. Bu bakış açısını kabul etmek, tarihi yaşayışımızı, ömür diye kendimize ölçü olarak koyduğumuz zaman dilimini yeniden ele almamızı gerekli kılar. Bu farklı bir anlamda tarihimizi ve tarih yazımını da yeniden ele almamızı gerekli kılar.
Cemal Kafadar’ın Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defterlerini ele aldığı makalesi bu anlamda süregiden tarihçilik tartışmaları içinde, rüyaları malzeme olarak kabul etmesi açısından önemlidir. Henüz tam olarak farklı sosyal sınıfları, farklı cinsleri bile baskın karakterlerin tarihi içinde yer alamazken, insanın tarih sahnesindeki görünür varlığı dışında, farklı bir fazdaki varlığının ifadesi sayılabilecek rüyaların tarihsel bakış açısı içinde ele alınması önemli bir denemedir.
Yazar, makalesine Peter Brown’dan yaptığı bir alıntı ile başlar. Bu alıntı; tarihçilere bir hatırlatmada bulunur.
“Tarihçi, ele aldığı kişilerin zamanlarının büyük kısmını uyuyarak geçirdiklerini, uyurken de rüya gördüklerini gözden kaçırma tehlikesi altındadır”.
Yazar bu hatırlatma doğrultusunda olsa gerek, arşiv çalışması sırasında, birçok tarihçi tarafından önemsiz kabul edilebilecek bir belgeyi kendine malzeme olarak seçer. 17 yy Osmanlısında yaşamış bir kadın olan Asiye Hatun’un rüyalarının yazılı olduğu belgeler yazarın sorduğu yeni tür sorular ile tarihsel belge niteliği kazanmaktadır.
Bu bakış açısı ile yazar, bazı konulardaki bilgisizliğimizin temel sebebini kaynaksızlıktan önce o konulara yönelik sorularımızın olmayışına bağlar. Yeni tür soruların, yeni tür kaynakların keşfine ve bilinenlerinde yeniden değerlendirilmesine yol açacağına dikkat çeker. Asiye Hatun’un rüya defterlerine tarihsel bir belge niteliği kazandıran da yazarın sorduğu farklı tür sorulardır.
Asiye Hatun’un rüya defteri, kendisi ile farklı şehirde oturan Şeyhine yazılmaktadır. Birer kopyalarını da kendisine saklamıştır. Yazarın incelediği bu belgeleri, rüyaların yazılı olduğu mektupların kopyalarından oluşmaktadır. Mektup aracılığı ile Şeyh’e ulaştırılan rüyalar, Şeyh tarafından yorumlanarak Asiye Hatun’a geri gönderilir. Bu şekilde, Asiye Hatun tasavvuf yolunda kendine yön vermektedir.
Yazarın, Asiye Hatun’un rüya defterine tarihsel nitelik kazandıran farklı tür sorularından biri, özellikle Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından çok az tanıdığımız kadınların dünyasına yönelik sorduğu sorulardır. Asiye Hatun gibi tarihe yön verme iddiasında olmayan birinin, kendisi ve çevresi ile ilişkilendirilebilecek rüyaları, zamanının koşulları içinde kadınların dünyası ile ilgili ipuçları taşımaktadır.
Yazarın bakış açısına göre; Asiye Hatun’un yazdıkları kendini sorgulayan bir içe bakış, itiraflar ve suçluluk duygusu içermektedir. Bu durumun Asiye Hatun’un çağdaşı erkeklerin yazdıklarından farklı olduğu , temel farklılığın ise bu kırılganlıklar olduğu düşünülmektedir. Yazılan rüyalardaki kırılganlığın sebebinin, Asiye Hatun’un kadın oluşu ile ilgili olup olmayacağını sorgulamaktadır.
Yazar, saptadığı bu farkın, Asiye Hatun’un kadın ya da erkek oluşu ekseninde açıklamanın acelecilik olacağının bilincinde olarak, kadın elinden çıktığını bildiği tek hatıra metninin bu özelliğine özellikle dikkat çekmektedir. Asiye Hatun üzerinden bazı genellemeler yapmak için eksik bilgi olduğunu açıktır. Asiye Hatun’nun yaşadığı dönem içinde ne kadar tipik olduğu, çevresinin onu nasıl gördüğü bilinmemektedir. Burada ki asıl amaç, Asiye Hatun’un rüyaları üzerinden psikolojik analizini yapmak değil, bunun cinsiyetlerin toplumdaki değişik konum, rol ve güçleriyle ilişkili olabileceğini düşündürmektir.
“ Kadınların tarihi, önceleri siyasal yanı ağır basan geçici bir moda olarak görüldüyse de, giderek usta tarihçilerin elinde, bir cinsin tarihini yazmaktan çok tarihi cinsiyetlendirme(“gendering”) programının çerçevesine oturtuldu. Kimi tarihçi düpedüz bu konu üstünde çalışıyor, yani cinsler arası ilişkilerin, iş bölümünün, katmanlaşmanın çeşitli toplumlarda ve zaman dilimlerinde nasıl biçimlendiği ve değiştiği konularını inceliyor.”
Bu bakış açısı çoğunlukla asıl tarihe ek olarak düşünülen ya da tarihe bir cinsiyet atfederek ele alınan kadınlarla ilgili konuları toplumdaki katmanlar arası ilişkiler üzerinden çok boyutlu ele alma gayreti içermektedir. Bu nedenle Asiye Hatun’un yazdıklarındaki tereddüt bireysel bir iç bakış geliştirilmesi ve bunun dışa vurumu açısından önemli gözükse de, rüyalarda geçen kadın şeyhlerle ilgili saptamalar, Asiye Hatun’un Şeyhi ile olan çekinme ve arzulama çelişkisi içindeki ilişkisi, evlilik ile ilgili rüyalarındaki imgeler daha genellenemez ve çok katmanlı saptamalar içerir. Bu anlamda rüyalar birey olarak Asiye Hatun’u iç dünyası ile tarihsel bir kimlik olarak tasvir ederken, çevresinde olup bitenler hakkındaki fikirleri, rüyalarının yorumu üzerinden geliştirdiği düşünceler içinde bulunduğu zaman içinde ortaya çıkan kültürel değişikliklere değinmektedir. Bunların toplamı Asiye Hatun’un kadın oluşundan dolayı farklı bir açılıma sebep olurken, diğer tüm saptmalarla birlikte kadın olması parametrelerden sadece birisidir.
Yazarın rüya defterlerini ele alışındaki bir başka önemli soru rüyaların yorumlanışı ile ilgilidir. Tasavvuf hayatında oynadığı rolden öte, ‘rüya tabiri’, kültürel bir olgu olarak da önemlidir. Bazı kültürlerde, doğru yorumlandığı takdirde rüyaların, objektif olarak varlığından şüphe edilmeyen bir öte dünyadan haberler getirdiği kabul edilir. İslam inancında rüyalar ya Allahtan ya Şeytan’dan gelir. Kötü rüyalar dile gelmez. Benzer inanışları olan çeşitli kültürlerde rüya, vahiy ve keşif kadar önemli olmasa bile, onlar gibi görünürün ötesindeki objektif gerçekliği bilip anlamanın yöntemlerinden biridir. Bir tür bilgi edinme yoldur.
Görünür olanın ötesinde bir dünyanın varlığına inanmanın pozitif değerlere inanan, modern insanın pozitif bakışına yabancılığı açıktır. Daha ilginç olanı, görünmeyen şeyler üzerinden kurulan ilişkilerdir. Bu ilişki türü o dönem insanı ile günümüzün modern insanı arasında yapılabilecek karşılaştırmada önemli ipuçları vermektedir. Aslında hiçbir nesnesi olmayan rüyalar aracılığı ile farklı şehirdeki bir başka insan ile iletişim kurulmaktadır. Rüyaların görünür nesnelerinin olmayışı modern insanın nesne üzerinden geliştirdiği standartlarla ele alınamaz. Böyle bir durumda, günümüz insanı gördüğü rüyayı bir başkasına kendi gördüğü biçimde gösteremediği için huzursuz olacaktır. Kendi gördüğü rüyayı tam olarak nesneleştiremediği için karşı tarafın da aynı şekilde gördüğü yanılsamasını yaratamayacaktır. Bu anlamda, Asiye Hatun’un ise Şeyh’i ile kurduğu bu ilişki türü modern insan için önemli bir sorudur.
“ Rüya uçucu bir kuşun ayağı üzerindedir, tabir olunmadıkça onun için istikrar ve karar yoktur. Artık rüyanın mantığı yorumlandığı haliyle işlerlik kazanır ve düşü nesnel bir dünyada yatsa bile bu, öznenin rolünü yadsımaz.; bilakis, bütün idealist düşünce sistemlerinde olduğu gibi, ancak bir özne tarafından algılandığında ve anlamlandırıldığında gerçeklik kazanır. Aynı rüya değişik kişilerce görüldüğünde değişik anlamlar kazanır.”
Asiye Hatun rüyalarını aynı kendi gördüğü biçimiyle Şeyh’ine aktarma kaygısı içinde değildir. Hatta bunlar muhtemelen elden geçmiş rüya anlatımlarıdır. Kendi rüyalarını Şeyh’ine yazarken dönüştürür, Şeyh’inin yorumlayarak dönüştürmesine izin verir ve bu yorumlar üzerinden kendi hayatını sorgulayarak tekrar dönüştürür. Bu değişim dönüşüm zinciri, kendine içsel ve birbaşkasının gözü ile bakış olarak yorumlanabilir.
Nesne odaklı özellikle Batı tipi modern düşünce ise rüyaları, rüyayı gören kişinin kontrol edilemeyen “ruh dünyası” tanımı içinde sınırlamıştır. İnsanın sistematize edilemeyen, nesne üzerinden ifade edilemeyen tüm durumları ruhsal olarak ifade edilerek bedenden tanım olarak ayrılmıştır.
Bu ikilik içinde rüyaların yeri ruhsal olana aittir ve içerikleri de uzmanlık alanı olarak psikologların alanında tutulmaktadır. Rüyaların içerikleri de gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı düşünülür.
Günümüzde çokça eleştiri konusu olan, Freud’un rüya yorumları bu anlamda bir örnek oluşturur. Freud ruhsal tüm durumları nesnel hayatın nedenselliklerine bağladığı gibi, rüyaların içeriklerini de nesneler ve nedensellikler üzerinden yorumlar. Oysa yazarın da sıkça dile getirdiği gibi, rüyaların içerikleri tarih içinde oluşan kültürel yapılar çerçevesinde biçimlenir. Sadece gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı değildir. Görenin kimliğine, görülenin bağlamına ve yorumlanışına göre parametreleri arttırdığımızda, tarihçilerin ilgilendiği birçok sosyal ve kültürel meseleye ışık tutabilir.
“ Her toplumda rüyaların yorumlanması/çözümlenmesi belirli metafizik ve epistemolojik inanışlara göre biçimlenir.”
İlginç ayrıntılardan birisi de Rüya sözcüğünün Arapça “görmek” kelimesindenten türemesidir. Rüyaların anlamı ve ele alınışı ile ilgili yaptığımız tüm açılımlar aslında “görme” biçimlerimiz üzerinden, görmekten ne anladığımız, neyi görünür kabul ettiğimizin açılımıdır. Bu kabuller yaşadığımız zamanın kültürel yapısının temelini oluşturur.
Uyku ile uyanıklığın sınırları bile farklı toplumlarda farklı çiziliyor olabilir. Örneğin Asiye Hatun’un birçok rüyası bizim düşündüğümüz klasik anlamda uyku esnasında görülmez. Bazıları akşam namazını kılarken kalp gözü ile gördüğünü ifade etttiği biçimde görünür. Yazarın ifadesi ile o dönem için bu normal karşılanan bir durumdur. Bu anlamda, rüyaların bir toplumda nasıl ele alındığı, o toplumdaki kültürel yapılara referans verirken, aynı zamanda o toplumdaki beden,ruh,zihin tanımı üzerinde hatta tıp gelenekleri üzerine de ipuçları verebilir. Böyle ele alındığında rüyalar tarihsel malzeme olabilmenin de sınırlarını aşabilir.
Biz uykuda iken de hayatın akıp gittigini kabul etmek ilk başta metafizik bir bakış gibi gözükse de, aslında hayatı fizik, metafizik olarak ikiye ya da farklı pekçok kategoriye ayırmadan ele alan bir bakış geliştirmek olarak düşünülmelidir. Deneyimsel tüm süreçler bütün olarak ele alındığında, uyanık olma durumumuz ile uykuda olma durumumuzu ele alışımızda bir derece farkı oluşmaz. Biri diğerinden daha önemli ya da önemsiz olmaz. Bu ele alışı genişletirsek, kadın olmamız ya da erkek olmamız aynı derecede önemli ve değerli bir durum haline gelir, ya da dünyanın burasında olmak ile orada olmak aynı derecede merak konusu olur.
Yaşanan farklı deneyimleri nesneler üzerinden değil, hayatın sürekliliğinde kendimizde ve dış dünyamızda olan tüm süreçlerle birlikte ele almak; hangi konu hangi uzmanlık alanına girer? tartışmasını gereksiz kılar. Bu bakış açısıyla, farklı deneyimleri farklı uzmanlık alanlarına sınırlandıramayız. Rüyalar tarihsel bir malzeme olabildiği gibi, edebiyatın, tıbbın, sosyolojinin...vb gibi birçok alanın da konusu olabilirler.

4 Oca 2010

Ben de zaman istiyorum herşey için. Şu an söyleyecek sözüm yoksa susmak istiyorum.
Alanım hic bir yer degilken biryerde duruyormus gibi yapmak neden ki??
Döngüsel bir zamandan çizgisele dönüştük peki ne oldu...
Bu ilerliyoruz, ilerlemeliyiz yanılgısı herkesi benim kadar yoruyor mu acaba?

18 Ara 2009

Pervititch'e saygı

pervititch amcaya saygılarımla... Yolumu, sokağımı,evimi koklamadan, düşüp kalkmadan, anılarla boyamadan bulamazken ve herkesler şimdi başaka başka yerleri google earth olmadan yok sayarken bu haritaları çizmiş. üstten kuş bakışı indirgemeci bir bakış olmadan, önümüze sermiş, bahçeleri, evleri, konakları, hamamları...saygılarımla

6 Ara 2009

vakit nam-ı değer zaman...

Vaktimi değerli hale getirmek için satıyorum... Bu, günler aylar, yıllar, dakikalar mı sadece emin değilim. Anlatılabilir olan onlar. Nesneleştirdiğim vaktim, satılabilir zamanıma dönüşüyor. Üç saatim .... TL. "zaman" hayatımın akışını küçük küçük dilimliliyor. Pinçik pinçik parçalardan kendime kaldığım küçücük parça göreli olarak benim kıymetlim oluyor. Öyle kıymetliki, içinde akamıyorum artık. Şuur her an açık, hep kendimde ve farkında olmalıyım. Bir başı ve bir sonu var. "konsantre" bir deneyimdeyim sonu hep hüzünlü. yıllık iznim, hafta sonum, iş çıkışı yatmadan önce, hep özlediğim emekliliğim, yılbaşı tatili, doğum izni, öğle paydosu, kahve sigara molası... bir ömür ne kadar değerli oluyor bunlarla...

28 Eki 2009

Bekle Kadirli biz geliyoruz...


yeşil bir su yaptım, en çok kendimden.
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333

22 Eki 2009

immekan mı??

kamusal alanda küçük ölçekli müdahaleler...düşük ölçekli müdahaleler..anı mekanı..anıtlar...deneysellik mi?...immekancılar tasarımcı mı?...

ben mimar olarak bir şeyler yapan mıyım? sorunu görünür kılan mıyım. yapmak da sorunu görünür kılmak sayılmaz mı? hım eylemsel iyimserlik olayını sevdim. Eylem içinde düşünmek istiyorum.
Kamusal alan büzüşüyor gerçekten. kaldırımlar bile daraldı, alan yok yürümeye , nefes almaya, kamusallaşmak şöyle dursun..
bir yere ait birşeyler yapmak, oradaki insanları buna dahil etmek mi kamusal bir deney..

sürekli sorunsallaştırmaksa benim sorumluluğum, zorlanıyorum. yaparak düşünmek istiyorum.
bir arayüz oluşturmak zor...

9 Eyl 2009

Kim_lik


Kim_lik

Yuvacan Atmaca
Mimarlıkta eleştirel düşünce/ Ders Notları Kişisel Metin

Kimlik: Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünü. Kim olduğunu kanıtlayan belge, hüviyet. Herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü.
Toplum içinde kimlik kavramının tanımını en iyi özetleyen durumlardan birisi nüfus cüzdanlarımızdır. İlk önce iki renge ayrılırız. Mavi renkliler ve pembe renkliler. Bu renk, toplum içindeki cinsiyetimizdir.. Doğduğumuz yer, bir yerliliktir. Trabzonluluk, Egelilik, doğululuk vardır mesela. Doğduğumuz tarih, ait olduğumuz dönemi anlatır. 67 kuşağı, 70’li yıllar çocukları gibi. Ardından bekarlar, evliler, dullar; Müslümanlar, Yahudiler,Hıristiyanlar..vs. Adımız, soyadımız, doğum tarihimiz, doğduğumuz yer, medeni halimiz, dinimiz, sıra no, cilt no ve vesikalık fotoğrafımız, kim olduğumuz hakkındaki şartlar olarak kabul edilir. Bu nicel tanımlamalar ile toplum denilen kalabalık içinde bir yer ediniriz ve böylece belirleniriz. Bizim bir yerde bir isimde bir kişi olmamızı sağlarlar. Bu nicel tanımlamalar mutlaka belgelenir ve ciltlenir.
Peki, bir kişinin toplum içinde kim olduğu hangi koşulların bilinmesiyle belirlenir? Nüfus cüzdanımızda belirtilen koşullar içinde Trabzon’da doğmuş ama memur çocuğu olduğu için kendini hiçbir yere ait hissedememek_LİK yoktur, yada evlilik dışı ilişkili_LİK, mavi kağıtlı olup pembe tonlu kıyafetleri tercih etmek_LİK yoktur. Çünkü tüm bu _lik durumları da koşul olarak kabul ettiğimizde kontrolü zor bir çeşitlilikle karşı karşıya kalırız. Bu noktada kim olduğumuz ile kim_lik imiz birbirinden ayrılır. Vesikalık fotoğraf tanımındaki mimiksizlik de kim olduğumuzun kimlik olarak nasıl soyutlandığının belgelerinden biridir. Mimik bizim hakkımızda iki göz , burun, saç rengi ve türü gibi bilgiler dışında başka tür bir veri sunar. Genellenemez dolayısıyla soyutlanamaz bir bilgi. Fakat bu veri ısrarla soyutlanmak istenir, belgelenmek istenir.Nedir hüviyet tanımının bu denli niceliksel olma zorunluluğu? Toplum denilen bu kalabalıkta bizi yalnızca niceliksel özelliklerimizle görmek neyi kolaylaştırmakta? Kim olduğumuz yada daha geniş kapsamda herhangi bir durumun ne olduğu ile ilgili neden belgelere, etiketlere ihtiyacımız var?
Kimlik tanımının nicel özelliklerle ve homojen olarak tanımlanması zorunluluğunun,bir denetim ve kontrol amacı güttüğünü söylemek yanlış olmaz sanırım. İktidar sahiplerinin sorunudur tüm bu soyutlama ve belirleme isteği. Kimlik tanımlarını oluşturanlara baktığımızda farklı türde kurumsallaşmalarla karşılaşırız. Devletler,dinler,okullar…vs. İktidar sahibi, iktidar alanlarını belirlerken ilk olarak bu alanı tanımlayarak işe başlar. İktidar sahibi asla iktidar alanına girmez, bu alanın dışındadır, işaret edendir, uzaktan saptama yapandır. İçine girmediği durumun niteliksel özelliklerini asla görmez. Toplum içindeki bireyler de aynı tür nicel sınıflandırmalara tabi tutulurlar. Yapılar, bireyler, kentler vs. kurumlar ve kuruluşlar tarafından yalnızca nicel varlıkları ile tanınırlar. Tanımsız, olumsal ve niteliksel bir durum olan bireysellik, soyut kodlamalarla, kağıt üzerinde tanımlayabileceğimiz bir durum olarak ele alınır.
İktidar nesnesi olarak, sadece bireyler kimlik etiketi yapıştırılmasına tabi tutulmaz. Nicel özellikleri tanımı ile türdeşleştirmeye çalıştığımız her tür nesnel yapı da iktidar alanı içindedir. Mimarlık nesneleri de iktidarın ifadesini bulmasına aracı olan çerçeve düzenlemelerinden nasibini alır. Örneğin, iktidar sahibi olduğunu düşünen kurumlardan biri olan mimar odaları da kimlik tespiti yapamadığı yapılar hakkında kaygı duyarlar ve huzursuz olurlar. Sınıflanamayan yapılar bunalımlı olarak tariflenir ve bu bunalımlı hallerinin de tanımlanması için kaydedilmesi gerektiği düşünülür. Çünkü çevre, bir şekilde tanımlanmış nesnelerden kurgulanan bir düzendir. Bu düzen içinde tanımsızlar ya yok edilir yada bir kimlik giysisi ile örtülürler. Kafaların karışmasına izin verilmez temiz, hijyen çevreler oluşturulur.Bu bakış açısında, yapılar zamansal bir süreç içinde yaşarlılıklar olarak değil tarihsel süreçte sonlanmış, donmuş ve zamandan arındırılmış nesneler olarak ele alınırlar. Bir döneme yada bir tarza bir ideolojiye aittirler. Örneğin, modern_İZM, kelimesi tarihsel süreç içindeki bir dönemin soyutlanarak etiketlenmesinden başka nedir ki!
Bir bağlantılar bütünü olan yapılar verili kodların ürünleri değildir aslında , tarihsel olarak inşa edilirler. Sürekli inşa edilen,başka hallerde de olabilecek ve hala olmakta olan olumsal durumlardır. Bu noktada kimlik tanımları tarihsel bir saflık ve homojenlik içermez, değişik kaynaklardan beslenir, farklı hallere bürünürler. Tıpkı birey olarak öznel hallerimizin tarih içerisinde tekrar tekrar yeniden inşa edilmesi gibi. Ancak, her yapı, iktidar sahipleri tarafından, nüfus cüzdanımızdaki kimlik atfedilmiş ama kişilikleri olmayan mimiksiz fotoğraflar gibi görünür. Her farklı mimik, o ana ait en küçük bir işaret, kurulu mekanizmalar için yeni sorular, yeni cevaplar demektir. Biz her zaman bitmişlikler üzerine konuşmayı ve mutlu sonları isteriz. Bitmiş olanlarla oynar yeni kurgular oluşturur, tarih yazar, genellemeler yapar, sonuçlara varırız. Olmakta olanın, sadece olagelenin bunalımlı bulanıklı hali tedirginlik yaratır. İnşa eden, kontrol eden, denetleyen olmak hep daha net ve sorunsuzdur. İktidar olmak da bu nedenle her zaman daha cazip olsa gerek!

Soyutlanmamış mimarlık, soyutlanmamış felsefe ve düşündürdükleri


·Felsefe ve Mimarlık hayatı kavrayışımızda, yolumuzun üzerinde bulduğumuz iki önemli alan. Kavrayışımız felsefe yoluyla gerçekleşmekte ise biraz kaygılı ve saygılıdır duruşumuz. Kavramlar oluştururuz ve kavramların edinilişi bir tattır. “ Felsefece tat, yaratmanın yerini tutmaz, onu ılımlı da kılmaz; tam tersine, kavramları biçimlendiren bir tada çağrı çıkaran, asıl onların yaratılışlarıdır. Belirlenmiş kavramların özgürce yaratılışı, belirlenmemiş kavramdan duyulan tada muhtaçtır. Tat bu erktir, kavramın erkinde varlık’tır.”( G.Deleuze, Felsefe nedir?/1993,/ Syf72) Sonra kavramlarla oynar anlamlar üretilir. Mimarlık ise kavrayışı nesne aracılığı ile yapar. Yine bir tat söz konusudur ve yine kavramlar belirir ama sorunsal çerçeveler oluşturma, tartışma, sebeplendirme, düşünmek eylemi ile olmaz yalnızca. İnşa etmek, yerleştirmek,tasarlamak girer işin içine. Dolayısıyla felsefenin aracı düşünmek, sorusormak iken mimarlıkta inşa etmek öne çıkar. Mimarlığın uzayda konumlandırabileceğimiz bir nesnesi vardır Eğer bu iki disiplini iki kategori olarak ele alırsak!
Fakat diye başlar isek yeniden düşünmeye ve, uzayda koordinatlarını belirtmeden sorular sorar isek, bir durum, bir an ya da daha dünyevi anlamda beliren bir sorunu o an inşa etmiş olmaz mıyız? Ya da bir yapı tasarlarken ve yapının bizimle olan birlikteliği hayata ait bir soru, bir düşünme eylemi değil midir? Grosz makalesinde bu iki alanı ayrı kategoriler olarak düşünmenin kendi içlerinde sınırlılıklar ve kör noktalar oluşturduğundan bahseder.(E. Grosz/ Architecture from the Outside/2002/ Syf:109)
Bu iki alan iki ayrı kategori değil, kavrayış eylemimizin farklı halleridir. İki farklı hal olarak mimarlık ve felsefenin birbirlerine olan sızıntısının ara kesitini süre, virtüel,yenilik ve oluş kavramları oluşturur. Bu kavramları ele aldığımızda felsefe ve mimarlık kategorizasyonu gibi,kemikleşmiş iki kategorizasyonla daha karşılaşırız; Mekan ve zaman!
Mekan ve zaman soyut hale geldiğinde iki ayrı kategori olarak düşünülmeye başlandı diyebiliriz. Öklit geometrisi ile ilk olarak mekan soyutlanmıştır. Koordinatları ve boyutları ile uzayda bir hacime ve konuma sahip olmuştur. Zamanın soyutlanması ise Einstein’ın 1905 tarihli özel relativizm teorisi ile ilk olarak matematiksel olarak çözümlenir. Zamanın soyutlanma gereksinimi, doğal zamanımız yerine, hızlandırılmış zamanlar geçtiğinde ve zaman bir değer haline geldiğinde olmuştur.Zaman kavrayışımız edindiğimiz mekanik araçlarla ve yeni deneyimlerimizle daha soyut hale gelmiştir. Günlük hayatımızda kullandığımız tüm zaman içerikli terimler, soyut zamana aittir.
Grosz mekanı mimarlık düşüncesinin belirmesi, yansıması olarak tanımlar fakat buna ek olarak felsefe ile olan ayrımın reddine benzer bir itirazda bulunur ve mekanın zamanı gerekli kıldığından ve zamanın bir hali olduğundan söz eder.Derida’nın Differance ve Bergson’un süre kavramlarını araç olarak kullanır.
Zamanı kavrayışımız mekan ile bir süre içinde birbiri içinde akma olarak gerçekleşmediğinde , zaman soyutlanır ve mekansallaşır. Katı bir süreklilik olarak karşımıza cıkan mekan ve zaman aslında dinamik bir tekrar tekrar bölünme ve cokluktur. Zamanın ve mekanın soyut bir katılık olarak algılanması, bu bölünme ve üreme durumunun durdurulması anlamına gelir.
Grosz mekanı zaman aracılığı ile tanımlarken, iki tür zamandan bahseder. Süre kavramının temelini oluşturan ve mekanın bir hali olarak zaman, ikinci olarak ise soyutlanmış,mekansallaşmış zaman. Mekansallaşmış zaman tarihin konusunu oluştur daha çok. Mimarlık da çoğunlukla soyut kavramlar üzerine inşa faaliyeti olarak düşünüldüğü için, tarih ve tarihsellik ile, zamanın diğer tanımından daha çok ilgilenir.
Grosz’un üzerinde durduğu ve kavramlarını ilişkilendirdiği zaman kavramı ise zamanın mekansal tarifi dışındaki zaman öncesi zaman ve zaman sonrası zamandır.
“...not yet configured, enumerated, mastered, or occupied. This time before time, the time of the interval, the time of nontime, enables space to emerge as such and is that to which space is ineluctably driven, the “fate” of space.” .(E. Grosz/ Architecture from the Outside/2002/ Syf:111)
Zaman, süre dışında algılanmaya başlandığında kodlamalar ve maddesel olarak belirmeler başlar, aynı biçimde mekanın süre dışında belirmeside kodlamalar ve maddeselliklerle gerçekleşir. Mekanın maddeselleşmesi ve maddeler aracılığı ile algısı mimarlık alanı için yadırganmaz bir durumdur. Mekanın madde durumunun sorgusu zamanın soutlanması ile sorgulanmaya başlandı diyebiliriz sanırım. Grosz ele aldığı kavramları tüm bu soyutlamalar dışında oluşturmaya çalışır.
“Space as the contraction of time, and time as the expansion or dilation of space.”(E.Grosz/Architecture From Outside/ syf:114)
Bir tereddüt aralığı olarak süre soyutlanmamış, koşullanmamış zamanı içerir. Bergson’un genleşme ve büzüşme hareketinin birlikteliği ve içiçeliği olarak tanımladığı bu aralık, süre, Bergson’un tanımında geçmiş ve şimdinin aynı anda olma halidir. Bunu açıklarken şimdinin algısı ve bellekte birikenlerin birlikteliğinden yola çıkar Bergson. Grosz ise buaralıkta yeninin belirme hali ve geleceğin nasıl oluştuğu üzerine yeni açılımlar yapmaya çalışır. Yeni ve geleceğin düşünülmesi mimarlık ve felsefe alanları arasında yeni sızmalara neden olabilir der. İki alanda da oluşturmaya çalıştığı mantık düzenleyici değil, tanımlayıcıdır. Fakat yine de mimarlık ve felsefe iki ayrı kategori içerisinde düşünülür ve ilişkilendirilmeye çalışılır. Oysa ki bahsedilen kavramlar, birliktelikler zaten her iki alanda da mevcuttur, sadece farklı soyutlamalar ve açılımlar söz konusudur. Nedir bu farklı açılımlara sebep olan ve aslında bir birliktelik olan bir çok durumu, kategoriler olarak düşünmemize zorlayan ? Burda en önemli sorun budur!
Koşullanmamış ve soyutlanmamış,bilgiye dönüştürülmemiş zaman ve mekanı bulmak için Bergson süre de büzüşmenin öncesine ulaşmayı araştırır. Bilmenin öncesine dönüşün yöntemi olarak ise sezgiyi ve deneyimi önerir. Bergson’un genleşme ve büzüşme olarak tanımladığı durumda deneyim, genleşme halindeki maddeselleşmedir Buna karşılık Grosz’un önerisi ise mekanı süre yönünde zayıflatmak ve inceltmektir ve deneyimin aslında gerekli olmadığını söyler. Deneyimin entellektüel farkındalık olarak yaşanabileceğinden bahseder.Bergson’un fiziksel deneyim düşüncesinin, kendi içinde bulunduğu zamanla ilişkili bir düşünce tarzı olduğunun altını çizer. Fakat Bergson’un deneyim düşüncesindeki analog yanı fazla irdelemez ve ortaya çıkarmaz!
“...Madde ve bellek arasında saf algı ve saf anı arasında, şimdi ve geçmiş arasında bir doğa farkı olmalıdır. Geçmişin kendinde yaşamını sürdürdüğünü düşünmekte böyle güçlük çekiyorsak, bunun nedeni geçmişin artık var olmadığına, varolmayı bıraktığına inanmamızdır. Böylece, Varlıkı şimdiki-varlıkla karıştırırız. Oysa şimdi yoktur; o, daha çok hep kendi dışında olan saf haldeki oluştur. Şimdi yoktur ama eylemde bulunur. Onun temel öğesi, varlık değil eylemde bulunan ya da yaralı olandır. Bunun tersine, geçmişin eylemde bulunmayı ya da yararlı olmayı bıraktığı söylenmelidir. Ama geçmiş varolmayı bırakmamıştır. Geçmiş kendinde varlıkla örtüşür. Geçmişin “varolmuş olduğunu” söylemeyeceğiz, çünkü o, varlığın kendinde halidir.(varlığın kendini tükettiği ve kendi dışına yerleştiği biçim olan şimdinin karşısında)varlığın kendinde saklı durmasının biçimidir.”(Bergsonizm syf 86)
Öngördüğümüz tüm kategoriler arasında varolduğunu düşündüğümüz doğa farkları, kategorilerin birbirleri ile olan etkileşimini sınırlandırır. Mimarlık ve felsefe kategorileştirme üzerine iki örnek olabilir. Sanat, bilim aynı şekilde farklı iki kategorileştirmedir. Mimarlık sanat mı?, bilim mi?, felsefe ne kadar rasyonel? gibi sorular durumları doğa olarak farklılaştırmamızın sonucu oluşan kafa karışıklıklarıdır. Tüm bu kavrama ve hayatı edinme biçimlerimiz, birbirlerinden doğa olarak değil derece olarak farklıdırlar. Bu derece daha az yada daha çok olarak değil, fazlar olarak belirir. Böyle düşündüğümüzde şimdi, geçmiş, gelecek aynı anda ve burda belirir. Bu, zaman ve mekan kategorilerininde birbiri içine geçtiği andır. Tüm fazların birlikteliği ve dinamikliği, yeninin her an belirme ihtimalinin garantisidir aslında. Durumları kategoriler olarak ayırmak fazlar arasındaki dinamik ilişkilerin sabitlenmesi ve koşullanması anlamına geleceğinden, yeni ve anlık olan beliremez.

Yuvacan Atmaca
Mimarlıkta Eleştirel Düşünce
2007 Güz 

1 Eyl 2009

şişli'de bir apartıman...


Şişlidir şimdilik meskenim. Yeni bir apartman, melek gibi ama travestili. Buraya mahremiyetime ait şeyler girmeli mi diye düşünürken yazıyorum bile. Bir macbook aldım ve tasarımcılar grafikerler sosyetesine bir adım daha yaklaştım ama klavyede delete tuşu olmamasından sıkıntılıyım.
Yeni bir iş istiorum sosyal içerikli, ne patron olmak ne işçi olmak değil derdim. Derdim nedir pek bilinmez. Rafa kaldırdığım tezimi ise doktora mülakatından bir saat önce raftan alıp yanımda götürmek istiyorum. Hala neden doktora? dediklerin de ise söyleyecek bir sebebim yok. bir sebebim yok. felsefe yapmak hiç istemiyorum!

23 May 2009

en sıkıcı işlerden birini bitirdim. Akademia benim yazdıklarıma ne kadar ihtiyaç duyar bilinmez.
sürecin bu şekilde işlemesi uygun görülmüştür. bu anlamda buı tez çalışmasında, öne çıkan düşünceler...bla ...bla....bla...............kpds 58 dir notummmmmmmmm, şimdilik doktorayı unut gitsin.

20 Nis 2009

http://www.vlnr.info/html/n-todaysart.html

ikinci el malzeme kullanımı

24 Şub 2009

kendi sözünün referanslarını bulmaya/yaratmaya çalışan akademik jargonun labirentlerine mi sokuyor bizi ne?

bu bir alıntı, acaba bende böyle bir labirenttemiyim diye düsündürüyor. Aslında farkında oluyor insan ama yine de cıkamıyor kolayca..simdi yeniden ve daha sakin bir ele alış gerekli. öncelikle benim sözüm gerekli. herşey önce benim sözümü merak ediyor. etmeli...

22 Ara 2008

karınca fügü

Tesler teoremi: dil kullanma yeteneğinin bir düzeyi mekanize edildiği anda, onun zekayı oluşturmadığı açıktır. Ama güçlü deneyim beni bir imgeyle başbaşa bırakmıştı: gerçek düşüncenin, beyindeki çok daha uzun, çok daha karmaşık simge katarlarından meydana geldiğine ilişkin bir duygu kırıntısı-eşanlı olarak birçok paralel ve çapraz raydan aşağı doğru hareket eden, çok sayıda nöral hat değiştirme makineleriyle vagonları çekilip itilen, bağlanıp çözülen, ve raydan raya geçirilen birçok katar...
Sözcüklerle iletemediğim ele gelmez bir imgeydi.ama imgeler ve sezgiler ve güdüler zihinde birbirlerine dolanmış halde bulunur, ve bu imgenin büyüleyiciliği benim için düşüncenin gerçekten ne olabileceği hakkında daha derinlemesine düşünme konusunda sürekli bir itki olmuştur. Prelüd karınca fügü...

15 Ara 2008

rastlantı aavcısı: Andy Goldsworthy

“As with all my work, whether it’s a leaf on a rock or ice on a rock, I’m trying to get beneath the surface appearance of things. Working the surface of a stone is an attempt to understand the internal energy of the stone.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“A stone is ingrained with geological and historical memories.”

- Andy Goldsworthy (1956- )


maple leaves & rocks

“Ideas must be put to the test. That’s why we make things, otherwise they would be no more than ideas. There is often a huge difference between an idea and its realization. I’ve had what I thought were great ideas that just didn’t work.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“A lot of my work is like picking potatoes; you have to get into the rhythm of it.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“The relationship between the public and the artist is complex and difficult to explain. There is a fine line between using this critical energy creatively and pandering to it.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“The difference between a theatre with and without an audience is enormous. There is a palpable, critical energy created by the presence of the audience.”

- Andy Goldsworthy (1956- )



“I enjoy the freedom of just using my hands and “found” tools–a sharp stone, the quill of a feather, thorns. I take the opportunities each day offers: if it is snowing, I work with snow, at leaf-fall it will be with leaves; a blown-over tree becomes a source of twigs and branches. I stop at a place or pick up a material because I feel that there is something to be discovered. Here is where I can learn.”


Movement, change, light, growth and decay are the lifeblood of nature, the energies that I try to tap through my work. I need the shock of touch, the resistance of place, materials and weather, the earth as my source. Nature is in a state of change and that change is the key to understanding. I want my art to be sensitive and alert to changes in material, season and weather. Each work grows, stays, decays. Process and decay are implicit. Transience in my work reflects what I find in nature.”

14 Ara 2008

yoruldum çok...ama üç bölüm yazdım...bundan sonrası daha kolay olacak dimi...acaba hep aynı şeyleri mi söylüyorum diyorum içimden..ya da susup yatıyorum

10 Ara 2008

9 Ara 2008

kant

(A 106) He says, "without sensibility no object would be given to us; and without understanding no object would be thought. Thoughts without content are empty; intuitions without concepts are blind." (B 75

http://www.iep.utm.edu/k/kantmeta.htm#H4

8 Ara 2008

tez_2008_12_08

temiz temiz yazmaya başladım..acaba geçmi kaldım diye sormadım...

2 Ara 2008

sonuca doğru

Deneyim ile elde ettiğimiz çokluğun kontrol altına alma isteği..........Analiz / İndirgemeler

Deneyim ile elde ettiğimiz çokluğa teslim olma..............................Akış/Oluş,

Algı-----Özneyi yücelten bir çoklukla başa çıkma yöntemi Rasyonel
Bilgi----Nesneyi yücelten bir çokluk ele alışı ideal
Sezgi----öznenin hem kendi çokluğunu hem nesnenin çokluğunu bütünsel kavrayışı, aynı anda...vs


çokluğun açılımı.........................Akış içinde doğrudan deneyim

Çokluğun kavranışı.......................sezgi

27 Kas 2008

asistsssssssssssss??????????????????????????????????????

25 Kas 2008

gizini açma

“Techne sözcüğünün pek erken zamanlardan Platon’un zamanına kadar episteme sözcüğü ile bağı vardır. Her iki sözcükte en geniş anlamıyla bilmenin adlarıdır. Onlar bir şeyde bütünüyle yurdunda olmak, bir şeyi anlamak ve bir şeyde yeterli olmak anlamlarına gelirler. Böyle bir bilme açılma sağlar. Açılma olarak bilme, gizini açmadır. Aristotales,...episteme ile techne arasında ayırım yapar ve aslında bunu onların neyin gizini-açtıkları ve nasıl açtıkları bakımından yapar...teknik gizini açmanın, hakikat olmanın bir tarzıdır.” (Heidegger, M., 1998, Tekniğe İlişkin Soruşturma, Paradigma Yayınları,s:? Bak listeye ekle)

Zumtor hafızanın imajlarda depolandığını söyler. Ve zamanla hafızamızda biriken imajların aslında kişisel olmadıklarını hepimizin aynı imajları paylaştığını söyler. Hepimizin kafasında ki birçok tanımın aynı olduğunu fakat üretim anında herkesin sahip olduğu tanıdık durumları başka bir gözle görürüz der. Şekli olan durumların hiçbir önemi olmadığını, önemli olanın imajların duygusal yada deneyimsel degeridir. Formun inşa sürecibnde gelişen bir durum olduğunu söyler. (Zumtor, P., 1998, s:90-99)

Deneyim hem kollektif hem de özel yaşamda bir gelenk işidir. Anılarda sıkı sıkı saptanmış tek tek durumlardan çok, biriktirilmiş, çoğu kez bilincine varılmamış, ancak hafızada birbirine kaynaşmış verilerden oluşur.” (Benjamin, W., 2001, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, s: 118)

Kategoriler üzerinden gidilen ele alışta ise genellemeler ile sürekli bir derleyip toplama yapılmaktadır. Bu ele alışa analiz yöntemini örnek olarak verebilriz. Elimi, yıkadığım su, nehirde akan su, yağmur suyu, çiçeklerimi suladığım su, yemeğin suyu...vs 100 derecede kaynayan, şeffaf bir su tanımına doğru toplama işlemi ile genellenir. (folding) Deneyim ise bizde önsel bir bilgi olarak varolsun yada olmasın suyun insana ait (öznel) hale gelmesini sağlar. Genel bir varlık tanımı olan su yemeğime kattığım su, çiçekleri suladığım su, toprağı çamur yapan su..vs gibi açılımlanır.(unfolding) yeni deneyimler ile ortaya çıkan yeni durumlar daha önce sahip olduklarımız üzerine eklenir, ve onlar üzerinde değişimlere sebep olarak yeni deneyimleri doğurur. Bu içiçelik insan ve çevresi için özne ve nesne ya da zaman mekan gibi kategorilerin değil, ilişkilerdeki potansiyel çoklukları hesaplayamayacağımız ve sonuçlarını tam olarak yönetemeyeceğimiz bir evren tanımıdır.

nitelik!

Nitelik:Tasarım sürecinin niteliksel açılımı onun zamansallığıdır, bu zamansallık dediğimiz şey ise durumların kapalı devreler olarak değil zamana yayılı olarak ele alınması. Tesadüfi olanın öngörülemeyen olanın, hiç hesaba katılmayan şeylerin belirme ihtimali. Bu ihtimali nasıl ortaya çıkarırız... tasarımcıyı ve etkileşimde bulunduğu herşeyi zamana yayılı kılarak. Özne klasik anlamda zamanda donmuş bir nesne olmaz. tasarımcının geçmişi, yaşanılan tüm deneyimler tasarım anında aktiftir, nesnelerin üzerinde barındırdığı nitelikler(zaman) da tasarımcıya açıktır. öznenin karakteri, yaşadıkları, tercihleri onun kaderi iken nesnelerinde malzemesinden, onunla hangi durumda karşılaştığımız, nesne üzerinde birikenler de tasarım anında onun kaderini oluştur. bu karşılıklı kaderler bir karışım oluşturur. tasarımcı için kararlarında, tercihlerinde sahip olduğu birikimleri aktif kılan aynı zamanda nesneyi ele alışında nesnedeki farklı zamanları da kavrayışı sezgileriyle olur. sezgi analiz değil, ön görü yok, duygu değil. bedeni, zihni, nesneyi bir anda birleştiren bir kavrayıştır.....

Nitelik ne tek başına özne kavramı ile ne de tek başına nesne kavramı ile açıklanamaz. Klasik anlamda özne nesne ayrımı üzerine bir nitelik tanımı yapmaya çalışırsak nesne üzerinden nitelik tanımı sağlamlık, dayanıklılık gibi işlevsel değerler yada güzel, hoş gibi estetik değerler olarak karşımıza çıkar. Özne üzerinden yaptığımız nitelik tanımında ise özneye yakınlığı bulunan, bir sebepten tercih edilen olmasından dolayı durumları nitelikli olarak değerlendirebilirdik.

Fakat nitelik esas olarak ne tek başına özne ne de nesne tanımındadır. Nesne ve öznenin birbirine karıştığı, bütün içindedir. Güzel, iyi, doğru olanın tanımının yapılmasının bir sorun haline gelmesi daha çok özne nesne ayrımı üzerine kurulu modern hayatın sorunudur. Nitelik tanımının ihtiyacı zamansal olan durumların hayatımızdan çıkarılması ile daha belirginleşmiştir. Doğanın kendi zamansallığı ile uyum içindeolmadığımız gibi kendi zamanımızında dışına çıktık.

Dış etkilere kapalı, kültürleri kendi içinde bütünleşmiş yaşanılan dönemlerde, bir şeyin niçin güzel olduğu üzerine konuşmak gereksizdi; bunun için ipuçları çevrede vardı. Güzelin, iyinin ve doğrunun arasındaki ilişkileri doğada bulabilirdik. (Erzen, J., 2000, s:18-20) Bir anlamda kendimiz ve çevremiz ile ilgili nasıl sorularını sormaya başlayışımız

24 Kas 2008

Merleau-Ponty Algılanan Dünya

Klasik dönemin bilimcisinden farklı olarak bugünün bilimcisi şeylerin ta kalbine, nesnenin kendisine indiği gibi bir yanılsama taşımıyor. Görelilik fiziği de mutlak ve kesin nesnelliğin bir düş olduğunu bu noktada onaylıyor: her gözlemin konumuna sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekle ve mutlak bir gözlemci düşüncesini bir yana bırakıyor. Bilimde saf ve konumlanmamış bir zekayı kullanarak, insan eli değmemiş, ancak Tanrı’nın görebileceği saf bir nesneye erişmekle övünemeyiz artık. Bu da bilimsel araştırmanın zorunluluğunu hiç azaltmıyor, kendi kendini mutlak ve tam bir bilgi sayacak bir bilimin dogmacılığını çürütüyor sadece. İnsan deneyiminin bütün öğelerine, özellikle de duyumsal algımıza hakkını veriyor .(Ponty, M., M., 2005, Algılanan Dünya/sohbetler, Metis Yayınları, s:16)

Öklit dışı geometriler sayesinde uzamın kendisinde bir eğiklik tasarlanmış oldu. Sırf yer değiştirdikleri için şeylerde bir değişiklik olduğu tasarlandı. Uzamın parçalarının heterojen olduğu, uzamın boyutlarından birinin öbürünün yerini tutmadığı ve devinen nesnelerde kimi değişikliklere yol açtığı düşünüldü, işte o zaman her şey değişti. Özdeşlik alanıyla değişim alanının kesin çizgilerle ayrılıp farklı ilkelere bağlı kılındığı bir dünya yerine, nesnelerin kendi kendileriyle mutlak bir özdeşlik içinde bulunamayacağı bir dünya var karşımızda: biçimle içeriğin sanki belirsizleşip birbirine bulandığı bir dünya. Uzamdaki şeyleri uzamın kendisinden, saf uzam düşüncesini de duyularımızın bize verdiği somut görünümden kesin hatlarla ayırt etmek artık olanaksız.(Ponty, M., s:21

Deneyim alanımızda pek çok nitelik var ki vücudumuzda uyandırdıkları tepkilerden soyutlanınca hiçbir anlama gelmezler. Örneğin bal. Aheste bir sıvıdır bal; belli bir kıvamı vardır, ele gelir ama tutulur tutulmaz da parmakların arasından sinsice sıyrılıverir, ne yapıp edip kendine döner. Onu tutmak isteyenin eline yapışarak rolleri tersine çevirir. Canlı el, bulgulayan el, biraz önce nesnesine egemen iken, balın çekim alanına girer. Bu çözümleme sartre’den:

Bir anlamda, burada elde tutulan şeyde olağanüstü bir uysallık var, bir sırnaşık köpek bağlılığı var; ama bir anlamda da bu uysallığın altında, elde tutulan şey elde tutanı alttan alta da kendine mal eder. (Jean-Paul Sartre, L’étre et le néant,1943, yeni basım “Tel” dizisi, 1976, s:671

Balın kıvamı gibi bir nitelik ancak bedenli özneyle o niteliği taşıyan nesne arasında kurduğu diyalog yoluyla anlaşılabilir; bütün bir insan tutumunu simgeleyebilmesi de bundan; bu niteliğin bir tanımı varsa insani bir tanmdır.

Bu açıdan bakıldığında her nitelik öbür duyulara özgü niteliklere kapı açar. Bal şekerlidir. Şeker tadı ise tadlar arasında yapışkan bir varoluştur, tıpkı dokular arsında balın yoğun kıvamı gibi. Balın yoğun olduğunu söylemekle şekerli olduğunu söylemek farklı biçimlerde ifadelerdir. Bal dünyanın bedenime ve bana yönelik belli bir tutumudur. Bundan dolayıdır ki sahip olduğu farklı nitelikler sırf yanyana durmaz, balın varoluş ya da davranış biçiminin dışavurumları olmaları bakımından hepsi bir va aynıdır. Şeyin birliği niteliklerinin arkasında yatmaz, her bir nitelik o şeyin birliğini doğrular, niteliklerin her biri şeyin tamamıdır.

Limonun sarılığı limonun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır. Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı “ besin sezgisi” adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır...bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı... her biri içinden öbürünü gösteriverir...syf 30


bütünü tanımlmak için beden

Maurice Merleau-Ponty


(1908-1961) Sartre ile birlikte varoluşçu felsefe ile görüngübilimsel felsefenin önemli kurucuları arasında gösterilen Fransız felsefeci. Varoluşçuluk ile görüngübilim arasında kesin çizgilerle bir ayrım yapmak güç olmakla birlikte, Maurice Merleau-Ponty çoğunluk "varoluşçu görüngübilim" adıyla anılan felsefesini çok büyük ölçüde Husserl'in düşünceleri ışığı alanda geliştirmiştir.


Maurice Merleau-Ponty 'nin hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca kendisine hedef olarak belirlediği temel sorun, Sartre'ın varoluşçuluğuna da yer ettiğini düşündüğü Descartesçı felsefenin doğal içerimi olan özne-nesne ikiliğidir. Husserl 'in "öndeyileyici yönelmişlik" tasarımı ile Heidegger'in "dünyada bulunmak " olarak insan varlığına getirdiği yorumun ışığı alanda Merleau-Ponty, kendimizi içinde bulduğumuz bir deneyim alanı olarak dünya betimlemesini geliştirmiştir.


Sartre 'ın "özgürlüğe mahkûmuz" görüşüne karşı Maurice Merleau-Ponty , bütün insanların birer "anlam avcısı" olduğunu dile getirerek hepimiz de "anlama mahkumuz" düşüncesini öne çıkarmıştır. Ortaya atağı düşüncelerle kişinin kendisini ancak başkaları üzerinden bilebileceğini, bu anlamda düşüncelerimizin de eylemlerimizin de bizi tanıladığını, bunun da önemli tarihsel içerimleri bulunduğunu savunmuştur. Gerçek insan doğasının asla değişime dur demeyeceğini belirten Maurice Merleau-Ponty , felsefeyi doğruluğu varlığa getiren bir sanat olarak görmüştür.


Maurice Merleau-Ponty 'nin çıkış noktasının özünü Husserl'in “epokhe” düşüncesi oluşturmaktadır. Ancak ona göre amaç Husserl'de görüldüğü üzere Descartes 'ın kuşku felsefesinin yapısı içine sıkışıp kalmak değil, tam tersine yaşananın can damarını oluşturan algıya ilişkin bir açıklama sunmak olmalıdır. Nitekim Maurice Merleau-Ponty yaşamı boyunca Fransız bilinç felsefecisi olarak bilinmesine karşın düşünceleriyle kendi konumunu aşama aşama Sartre ile Husserl'in görüngübilimsel konumlarından ayırmıştır. Bu anlamda Merleau-Ponty 'e göre görüngübilimsel epokhe, yaşanan yaşantının bilincinin içkin özleriyle ilişkiye geçme olanağı sunmaktadır. Epokhelerin burada oynadığı başlıca rol, bütün nesnelliğiyle birlikte verili doğal dünyadan bir kopmayı sağlıyor olmalarıdır. Düşüncelerini her zaman için Descartesçı "Cogito"nun ("Düşünüyorum, demek ki varım”) soyutluk ile boşluğundan olabildiğince ayrı tutmaya özen göstermiş olan Merleau-Ponty, bedenli olmanın belli bir dünyaya bağli olmak olduğunu göstermeyi erek edinerek geleneksel anlamda ruh ya da zihin karşısında ikinci plana itilen bedene saygınliğını yeniden kazandırmaya çalışmıştır. Bu anlamda Merleau-Ponty 'e göre bedenimiz baştan beri hep dünyada olagelmiştir; dolayısıyla "kendinde beden" diye bir şeyin varlığından söz etmek olanakli değildir. Algı bu anlamda hep belli bir bağlamda ya da durumda gövdelenmiş bir algıdır; yoksa "kendinde algı" diye bir şey söz konusu değildir. Özelde "algıliyorum" demek kesinlikle Descartes'ın "düşünüyorum" una karşılık gelen bir şey değildir; ne de "algılamak" nesnel bir biçimde görülerek evrenselleştirilebilir bir eylemdir. Algılayan öznenin gövdelenmiş olma değergesi bu anlamda yaşanan anın görüngübilimsel betimlemesinin yapılabilmesinin önünü açmaktadır. Bu noktada Merleau-Ponty 'e göre böyle bir betimleme içinde, yani görüngübilimsel epokhe içindeyken algılanan şey, kendisi hakkında söylenen şeye eşittir.


Merleau-Ponty Merleau-Ponty 1942 yılında yayımladığı daha ilk kitabı Davranışın Yapısı 'nda (La Sttucture de comportement) döneminin ruhbilimi ile fızyolojisindeki egemen anlayışların kapsamlı bir eleştirisini sunduktan sonra algının varolan bütün her şey karşısındaki önceliğini temellendirmeye çalışmıştır. Bu arada geleneksel felsefenin algıya salt halüsinasyonlardan (varsayımlardan) ayrılığını tanıtlamak amacıyla yaklaşmasının altında yatan nedenleri sorgulayarak, kuşkuculuktan kurtulmak adına algıya yaklaşılmış olmasının, algının edimsel anlamıyla araştırılmayışının başlıca nedeni olduğunu ileri sürmüştür. Algı görüngüsüne geleneksel yaklaşımın ne denli yetersiz olduğuna kanıt olarak da "yalnızca yeni bir algı adına bir önceki algıdan kuşku duyma" alışkanlığı" ya da gerçeğini göstermiştir. Bir yanılsamanın ya da varsamın kurbanı olunduğunun bulgulanması bu anlamda algının bütün bütün yoksayılması için yeter neden değildir. Merleau-Ponty tam bu noktada düşünüm ile düşünümün olmadığı yaşantıda "verili olan" arasında bir ayrıma gitmiş; bu ayrım doğrudan doğruya Merleau-Ponty 'nin sürekli eleştirdiği çözümleme anlayışına karşı seçenek olarak önerdiği "köktenci düşünüm" tasarımını doğurmuştur. Buna göre çözümleyici düşünce yaşantıyı (deneyimi) duyumlar, özellilder ve bunlar arasındaki ilişkiler olmak üzere önce parçalarına yırmakta, sonra da bunları kendi içinde tutarlı bir bireşime ulaşasacak, yaşantılar dünyasının birliğini ve bütünlüğünü yeniden kuracak özel bir güç arayışına girişmektedir. Bu eleştiriye karşın Maurice Merleau-Ponty 'nin yapıtlarının çözümleyici felsefeciler arasında öteki görüngübilimcilere göre çok daha büyük bir okuyucu kitlesi bulmuş olması ilginçtir.

Merleau-Ponty 'e göre beden ne öznedir ne de nesne; ama buna karşın bütün bilme etkinliklerimizi derinden etkileyen anlaması son derece güç bir varoluş kipidir. Hemen bütün yazılarında bedenin dünya ile girdiği ilişki açılimlarını araştıran Merleau-Ponty, bu araştırmaları boyunca deneysel koşullar altında özerk bilgi istemiyle yola koyulan bilimsel ve Eelsefı düşüncelere karşı çıkmıştır.

Daha geç tarihli bir yazısı olan "Göz ile Tin" de ise ("L'Oeil et 1'esprit", 1961) bedenin dünya ile olan ilişkisinin niteliğini resmetmeye çalışmıştır. Benzeri bir çabayı, dil üstüne düşüncelerini Saussurecü dilbilim görüngübilime sokarak derinleştirdiği ve algoritmik bir dilin olanaklılığını savunduğu çeşidi yazılarının toplandığı Göstergeler 'de de (Signes, 1960) görmek olanaklıdır. Merleau-Ponty 'e göre bir yanda bilim öbür yanda aşırı soyut düşünme alışkanlığı, felsefenin her nesneyi, her kişiyi, düşünülebilecek her görürıgüyü bir veriler toplamı olarak düşünmeye başlamasına yol açmıştır. Felsefecilerin başlıca ödevinin şeylerle düşünsel ilişkiye geçerken onları bilimin betimlediği gibi değil de oldukları gibi görüp öyle de göstermeleri olduğuna inanan Merleau-Ponty, bu bağlamda hergünkü dolaysız deneyimlerimizde karşılaştığımız yaşam dünyasına (Leben.nı.el~ geri dönmemiz gerektiğini savunmuş tur.


Çoğunluk Merleau-Ponty nin Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri nde sunulu dil kuramını kendi görüngübilimini sağlamlaştırmak amacıyla kullandığı bilinse de burada Merleau-Ponty için yapısalcı dilbilim ve göstergebilim kuramlarının odağında bulunan iki Saussurecü ilke özellikle önemlidir. Bunlardan ilki anlamın dilde göstergeler arasındaki "sesçiller" aracılığıyla oluştuğuyken, ikincisi dilin sesçilliğinin araştırılmasıyla varolan kullanımlann doğasının açıklanamayacağıdır. Nitekim Merleau-Ponty , Dünya Yazısı (La Prose du monde, 1969) başlikli çatışmasında, "Saussure'ün kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklikta...sözcüğün ya da dilin tarihinin şu anki anlamım belirlemediğini" dile getirmektedir. Merleau-Ponty ’nin bir göstergebilimci olarak yapısalcı dilbilimde bulduğu, hiç kuşkusuz öznenin dünya ile yaşadığı deneyim üstüne yapılan önemli vurgudur. Bu bağlamda Descartes'ın "Cogito"sunu "dünyaya ait iken kendime de aidim" biçiminde dönüştüren Merleau-Ponty, dünyayı bir bilgi nesnesi olarak kurma uğraşı içinde olan her türden çabanın, bedenin dünyaya katılışım kavrama çabası önünde ancak ikincil değerde bir felsefe olarak görülmesi gerektiğini savunmuştur. Nitekim Merleau-Ponty başyapıtı sayılan –Algının Görüngübilimi (Phenomenologie de la perception, 1945) başlıklı kitabında geliştirdiği özgün düşüncelerle seçkin bir beden felsefecisi olarak değerlendirilir olmuştur.


Merleau-Ponty 'nin büyük bir felsefe dayanışması içinde olduğu Sartre ile ilişkileri, Sovyetler Birliği'ni ve yurttaşlarına yönelik uygulamalarını kayıtsız şartsız savunmasıyla kopma noktasına gelmiştir. Buna karşın ölümüne dek Marxçılığını sürdürmekle birlikte, Sovyet Komünist Partisi'ne yönelik eleştirilerde bulunmaktan da geri kalmamıştır.
Merleau-Ponty'nin başlıca diğer yapıtları şunlardır:


Marxçı bir gözle yazılmış Humanisme et Terreur (İnsancılık ve Şiddet, 1947;

Yazın ile resim üzerine yazılarını da içeren bir ilk yazılar toplamı olan Sens et non Sense (Anlam ile Anlamsızlık , 1948);


Marxçılık üzerine bir yazılar toplamı olan Les Aventures de la dialectique (Diyalektiğin Serüvenleri , 1955)

Merleau-Ponty'nin kendi görüngübiliminin ana izleklerini yeniden ele aldığı tamamlanmamış kitabı La Visible et L’invisible (Görünen ile Görünmeyen, 1964).



Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

23 Kas 2008

Why Current Studies Of Human Capacities Can never Be Scientific/Herbert Dreyfus

Natural science(especially physical science) is normally stable and relatively Cumulative. Normally, sciences like physics have a generally agreed upon paradigm of how to research. Occasionally a crisis comes along in which there is disagreement as to how to account for anomalies and about what counts as evi,dence and valid arguments. Crisis continues until the anomalies are removed by some new scheme which gains agreement, re-establishing normal science. On this view, the natural sciences are not as cumulative as once believed, but there is still progress.
The human sciences, on the other hand, have never been stable or cumulative. They suffer from what Foucault calls "essential instability.." temel kararsızlık??(Michel Foucault, The Order of Things, Vintage, 1973, p.348)

15 Kas 2008

Serhat askerden gel artık, renkli gay topunu al artık...

14 Kas 2008

Kendini yaptığın i,şe kaptırma...


Mihaly Csikszentmihalyi

Presented Eight Characteristics of Flow

Some critics took Csikszentmihalyi to task for what they saw as a simplistic quality in his reasoning. "It's just tautology," British psychologist Oliver James told Maurice Chittenden of the Times of London, England. "If people are very absorbed in something it stands to reason that they are going to be happier - a drug addict would be absorbed with pursuing cocaine." Csikszentmihalyi, however, developed the idea of "flow" in detail that went beyond simple characterizations of enjoyment or job satisfaction. "Flow" was not just a feeling of well-being, but had eight separate components. First, it is the result of a challenging task. Second, the person experiencing "flow" becomes part of the task rather than standing outside it. "Flow" is involved with the pursuit(uğraş) of definite goals (third) and depends on immediate feedback (fourth). It requires a high level of concentration (fifth). Sixth, it gives the user a sense of control without a striving for control, something Csikszentmihalyi called the paradox of control. Seventh, a sense of self disappears. And finally, the sense of time is altered.

flow:1 bri meydan okuma, mücadelenin sonucu. 2 akışı deneyimleyen kişi onun parçası haline geliyor, dışardan bakamıyor. 3 kesin bir hedefin uğraşı 4 mevcut hali hazır geri beslemelere dayalı 5 yüksek seviyede bir konsantrasyon gerekli 6 kişiye bir control hissi veriyor, control için savaşmasına gerek vermeden. (paradox of control)7 kendini kaybetme hissi veriyor, silinme..8 zamanı başkalaştırmış hissi zamanın dışına çıkma hissi

ever: "flow" as he first formulated it could apply to socially undesirable tasks as well as desirable ones. A bank robber executing a complex heist might well experience "flow" in Csikszentmihalyi's terms. Csikszentmihalyi tried to join the idea of "flow" with that of evolutionary progress in his book The Evolving Self: A Psychology for the Third Millennium (1993). "Flow" resulted not just from surmounting complexity, he argued, but, as he put it to Sobel, from the realization of "future-oriented goals." "Individual enjoyment seems an evolutionary potential in humans, responsible in large part for technical and social advances," he told Sobel
ref: http://www.answers.com/topic/mihaly-csikszentmihalyi



Title:
Flow: The Psychology of Optimal Experience
Author(s): Mihalyi Csikszentmihaly
Publisher: Harper Collins, New York
ISBN: 0060920432, Pages: 303, Year: 1991

Search for book at Amazon.com
This informative book is based on twenty years of research by the author and his colleagues at the University of Chicago in which they used an innovative research technique called “Experience Sampling Method.” The fruit of this research was the discovery of a phenomenon called “flow,” which the author describes as “the way people describe their state of mind when consciousness is harmoniously ordered, and they want to pursue(Peşine düşme, takip) whatever they are doing for its own sake” (p. 6).

"Bilinç uyum içinde düzenlendiğinde İnsanların kendi zhinsel durumlarını böyletariflerler ve herne uğurda yapıyorlarsa onun peşine dşmek isterler."

The kinds of activity that can produce flow are extremely varied, including art, sports, games, hobbies, and work. The key word here is activity, for Csikszentmihalyi makes it clear that flow does not come from inertia or passive pursuits.(bir eylemsizlik değil) In fact, his research on effects of television leads him to the conclusion that it makes viewers passive and discontented. Contentment is much more apt to come from the flow experience, which is... (preview truncated at 150 words.)

13 Kas 2008

Olasılıkların hesaplanabilmesi rastgelelilik, rastalantısal olanı hatırlatır. Olası kelimesinin altında yatan anlamda da, potansiyel olan, henüz belirmemiş olanın keşfi vardır. Fakat doğurduğu yeni rastyonellik,olası olanı; insanın ve çevresinin biraradalığında gizlenmiş zamanını bekleyen potansiyeller olarak değil, tarif edilmiş sebep-sonuç ilişkilerinin sayısal çokluğu olarak tarifler. Bu da ayrı bir kısır döngüdür. (istatistik)Bir bakıma zaman faktörü, verileri sayısal olarak çoğaltan bir nesnelliktir.(sayısal yani mekanlaştırılmış bir zamandır, ay gün..vs) Gerçek anlamda zamansal olanı kavramamızın önünü açmaz.

12 Kas 2008

işte sana giriş.yada sonuç hepsi

Bergson’un bakışı özneyi ve nesneyi kapalı devrelerinden çıkarma, özgürleştirme yöntemi açısından önemlidir. Görelilik kuramının ortaya attığı yada bizi varlığına ikna ettiği; göreli durumlar, farklılıklar, çoğulluklar, konuma ve zamana aynı anda tabi olan durumlar, bir aralık içinde olma hali Bergson felsefesinde ve oluşturduğu kavramlarda bir bütünlük tarifi üzerinden ele alınırken (ayrıştırdığımız her duruma zamansal olanı geri dikmek olarak tarif ediyorum ben), farklı birçok alanda zaten ayrışma sonucu katılaşmış nesnellikleri dağıtma, sayısal olarak çoğaltma, daha küçük parçalara, olasılıklara bölme olarak karşımıza çıkar.

Bu anlamda Tasarım sürecini, tasarımcı(ayrışmanın özne olarak temsil ettiği) ve içinde bulunduğu ve ilişkide bulunduğu çevre (ayrışmanın nesne olarak temsil ettiği) yi birbirleri içinde kayboldukları ilişkiler bütününde ele almayı hedefleyen ve bu birbiri içinde kaybolma, akma durumundan niteliksel olanı (zamanı, tasarımcının kişiselliğini, çevrenin hikayesini, tüm farlılıkları zamana ve mekana göre değişen herşeyi ) ortaya çıkaran bir yeti,yetenek,araç olarak sezgiyi tanımlamak niyetindeki bu tezin en önemli referans noktasını yöntemi ve kavramları ile H. Bergson oluşturur.

yER Ve Kişi

Bekıstan yine: sezgi öğretilebilirmi? Yine akışı konu edinen E.Connell bunu tartışıyor. Tartışmasının öncesinde de sezgiyle ilgili tanımlamalara yer veriyor. Bunların arasında Kahn, Venturi, vb gibi isimler var, Belkı hocanın ilgisini F.L. Wright çekiyor; Wright şöyle diyor: gören göz, hisseden yürek, ve izleyen cesaret... Sezgiyle ve onun zorlukla kelimelendirebilmesine ilişkin bugüne değin söylenenlerde iki özellik ön plana çıkartılıyor burada: 1.Faaliyetin içindeyken kendisiyle ilgili düşünemiyoruz, konsantre olarak yapıyoruz. 2. Bilinçli bir faaliyet değil. Ancak kanımca ve birçoklarınca da artık sezgi daha farklı tanımlanıyor, tam tersine yüksek bir bilinçlilik hali olarak. Belki de rasyonalizm ile bilinçliliği hep özdeşleştirdiğimizden...Connell’in temelde söylediği şu: sezginin öğretilebileceği fikrine hep karşı oldum. Ancak belki de denebilir ki,bu sürecin yaşanması sonucu ortaya çıkan bilgi bulanık/tanımlanamayan türden bir bilgidir ama böyle olmasına rağmen onu algılayan kişi için yararlı bir girdi oluşturabilir. (farklı sekilde kaydedilir aktif bilgi)Sezgisi kuvvetli tasarımcılar belki de zaman içerisinde gelişen becerilere sahip kişilerdir. Connel’ın tartışmasına baz oluşturan araştırmasında, öğrencilerden içinde bulundukları yeri farklı algılama becerileri kullanarak hissetmeleri ve bunu temsil etmeleri istenmiştir. Bu tür egzersizler bize son günlerin en çok tartışılan isimleri arasında yer alan Heidegger ve Husserl gibi düşünürleri de ihmal etmememiz gerektiğini ima eder.

Her iki düşünür içinde fenomenolojik deneyimler önemlidir. Husserl’de duruma özgü nesne-özne diyalektiği, varsayılan nesne algısının yerini alır.Bu nedenledir ki, Husserl için, yaşananlardan çıkacak olan subjectivizm özlü ancak aşkın bilgi, her zaman idealleştirilmiş, arındırılmış ve objectivizm süzgecinden geçmiş bilgiye üstündür. Heidegger’de aşkın bilgi yerini tecrübe edilen varoluşa bırakır.

Böylesi bir açıklama özel olanı, kişisel deneyimi, farklı zeka girdilerini, genellemelerin yanı sıra gündelik olanı içermek durumundadır. Bununla ilgili olarak C.G.Jung kollektif bilinç altından ve arketiplerden, H. Dreyfus prototiplerden söz ediyor.

ÖNEMLİ, Artık mekan gibi soyut bir kavram yerine yer gibi somuta ilişkin özellikleri bünyesinde barındıran kavramları, özel örnekler üzerinde yoğunlaşmayı, kişilere ait hikayelerle uğraşmayı seviyoruz. Benbütün mimarlığın kendi gerçekliğini tanımasında son derece yardımcı olacağını düşünüyorum.

(Uluoğlu,B.,2001, Mimarlığın ve Mimarın Olası Bilgi Alanları Üzerine)

insan kendisine nasıl pozitif olur ki?

Dreyfus, insan kapasiteleriyle uğraşan çalışmaların neden bilimsel olamayacağını tartıştığı kitapçığının sonuçlarında şunları dile getiriyor:
1- Soru: Bir insan bilimi olabilir mi? Cevap:Burada Foucault haklı. Anlamı belirleyenin kendi nesnelliğinin koşulu olduğu bir varoluşun sabit bir bilimi olamaz. Hiç bir bilim onu mevcut eden becerileri nesnelleştiremez. Ancak bu sadece, Kantçı insan tanımından vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelir.
2- Soru: İnsan faaliyetlerine ilişkin bir bilim olabilir mi? Cevap: Burada da benim (Dreyfus) yorumladığım şekliyle Taylor haklı. Hayır, eğer kişi doğal bilim modelini izlerse...yani, eğer kişi insanın kapasitelerine ait bir kuram geliştiriken onları gündelik bağlamlarından koparıp bağlamdan bağımsız nitelikler olarak soyutlama yoluna giderse ve gündelik faaliyetleri bu niteliklere dayalı olarak kurallar ve yasalar ile yorumlamaya başvurursa...
3- Soru: Gündelik pratiğin dışında yer alan niteliklerle insanın kapasitelerini açıklayacak olan bir bilim olabilir mi? Cevap: Burada da Rorty haklı. Prensip olarak böyle bir kuram olabilir. Ancak, şunu da eklemeliyiz ki, ortada böylesi bir kurama ait hiç bir iz yoktur, bunun gerektireceği soyut niteliklere inanmak için bir neden yoktur, eğer varlarsa da bunları bulmak da mümkün değildir, bu soyut felsefi bakış açısı insan bilimlerinin karşı karşıya olduğu zorluklardan düne, bugüne ve yarına ait olanlardan hiç birine açıklık getirememektedir.
( Dreyfus, H.,?, Why Current Studies on Human Capacities Can never Be Scientific, Berkeley Cognitive Science Report No.11.) , alıntı:Mimarlığın ve mimarın olası bilgi alanları üzerine,2001, Uluoğlu,B)

Uluoğlu tasarlamanın bilgisini açıklarken neden sadece soyutlamalarla yetinemediğimiz ve bunu somut olanla, geneli de özele bağlama gereğini duyduğumuz konusunda ki sorusuna sonuncu madde ile açıklık getirebildiğini söylüyor.

mimarlığın duygu ve düşünce hayatı/ zamansallığı

Geçmişte, tasarım sürecinde ki çokta bilinçli olmayan durumları reddederek ya da onların tartışılmayacağını savunarak, mimarı, bir veri bankası olan ve girdi-çıktı ile çalışan bir bilgisayara benzetme yanılgısına sık sık düşüldüğü görülüyor. Bu durum, bilgiden ürüne aniden sıçradığımızı varsayar. Örneğin, sistematik tasarım yöntemleri aradki boşluğu dolduracak araçlar olarak süreci etaplama yoluna gitmişlerdir ama yine de somut ürüne geçiş aşamasını açıklayamamışlardır; analiz-sentez-değerlendirme üçlemesi mimarlığın somutgerçeklerini ve basit pratiklerini görmezden gelmiştir, mimarlığın bilgisini salt enformasyon olarak algılamışlardır. Heuristik arama bir miktar gerçek tasarlama sürecine yaklaşır, en azından aklımızın daldan dala sıçrama ve belirli aşamalarda kritik kararları verip rahatlama rahatlama eğilimini yakalayabilmiştir, ama yine mimarlık yapmayı salt enformasyon işleme olarak görme ve bir daldan diğerine neden sıçradığımız meselesine hiç girmeme tercihini yapar. Bütün bunların nedeni, mimarlığın duygu ve düşünce hayatının tasarım sürecinin dışına itilmesidir.



Uluoğlu şöyle der: 1. Bilgi ve bilmek arasındaki farkların bilincinde olmalıyız.(bilgi depo bilmek an) 2. Bilmek salt mantık süreçleri sonucu oluşmuyor, bedensel, sezgisel, içgüdüsel ve entellektüel daha bir çok girdi bilmeye katkıda bulunuyor. 3. Bugüne kadar doğal bilimlerin yöntemleriyle açıklamaya çalıştığımız tasarlama süreci ve bilgisi, belki de başka açıklama biçimleriyle kendisine ait bir kuram, değilse de bir sistematizasyon oluşturabilir. Böylesi bir açıklama özel olanı, kişisel deneyimi, farklı zeka girdilerini, genellemelerin yanı sıra gündelik olanı içermek durumundadır. Böyle bir yol izleyerek mimarlığın ve tasarımın kuramını, ontolojik durumunu açıklayabiliriz. ......tasarlama eyleminin yer ve zamana bağımlı olduğunu, bunun yanı sıra da her tasarımcının ayrı özellik ve birikimler segilediğini biliyoruz....der......özel durumlarla baş edebilme becerisinin, her ne kadar o bölgeye bulaşmak istemesek de, deneyimlerden edinilen bilgiler aracılığıyla gelişen sezgi ve yaratıcılık gücünün o kişideki gelişmişlik düzeyiyle paralel olduğu da açık. Ve eğer, insanın bu tür kapasiteleri geliştirilmemişse, ne tür bilgi depolarsanız depolayın iyi sonuç alınamayacağını da biliyoruz ve görüyoruz.

İntuituon/ The Inside Story/R. Davis- Floyd ve P.S. Arvidson

Marcie Boucouvalas.......sezgi calısmaları<.... intuituon kitabına bak

McCosh-1882- iki tür bilgi 1 gözlem ve deneyime dayalı bilgi 2 düşünceler, ilkeler, gerçekler, gibi aklın kendi iç aydınlığı ile algılanabilecek bilgi.

-Önsözde:R. Davis- Floyd ve P.S. Arvidson Doğrudan deneyim, şeylerin olduğu gibi yaşanması/algılanması tanımını yapıyorlar ve “filler yapıyor, sinekler yapıyor, kuşlar yapıyor, arılar yapıyor, neden insanlar yapamasın?” diyorlar. Bergsonun doğrudan dolaysız deneyimi gibi..

-Charles Loughlin sezgiyi nörolojik açıdan inceleyerek, bir nevi bilinçaltı enformasyon işleme mekanizması olarak tanımlıyor. Bu tanımlar önceleri Freud(1900-Rüyalar ve yorumlarında ) ve biliş bilimcilerinden Selfridge(1959) ve sonra Neisser(1967) tarafından yapılmış.

Ama adı sezgi olmamış.(bergson sezgiyi tüm bunlardan farklı tanımlar içgüdü diil) Freud aklı iki ayrı organizasyonun bir araya gelmesinde oluştuğunu savunur: Birincil ve ikincil düşünce süreçleri. Birincil süreçler bilinç dışında yer alır ve bunlara serbest çağrışım ile ulaşılabilir. İkincil süreçler ise rasyonel muhakemeyi ve amaca yönelik düşünceyi içerir. Sezgisel- rasyonel, mantık dışı-mantıklı, otistik-realist ikilemleri, psikologları, düşüncenin iki türü olduğu yolunda sorgulamalara götürmüştür. Freud’a göre, birincil süreçler zengin bir kaos yaratırken, ikincil süreçler kuru bir mantık üretir;Freud’un, düşünceyi salt mantıki bir silsile olmanın ötesine götürmek suretiyle, bugün bile açıklamakta zorluk çektiğimiz kimi olguları (sezgi,düşüncede bir yerden başka bir yere sıçrama, düşüncenin aniden bloklanması, vb gibi) açıklama çabası önemlidir. Ama bergson boyle özneyi yine kapalı devre gorme olarak soyler...( Freud, S., 1900, The İnterpretation of Dreams. , A.A.Brill,ed, 1938, The Basic Writtings of Sigmund Freud, New York, Modern Lib. Bak bakalım.

Neisser, bu ikili organizasyonun paralel ve ardışık işlemleri hatırlattığına değinir, paralel yerine Selfridge salınım yada sarkaç(pandomonium) terimini kullanır. Neisser ise çoklu işlem kavramını geliştirmiştir. Selfridge, O.,G., 1959, “Pandemonium: a paradigm for learning” The Mechanization of Thought Process London: H.M. Stationary Office. Neisser, U., 1967, Cognitive Psychology Englewood Cliffs, New Jersey: Prentice- Hall.

Sheridan, J., ile Pineault, A. In bak toprak-Kutsal hikayeler adını taşıyan yazısı. Ellenmemiş arazinin vahşeti ile içimizdeki vahşiden beslenen sezgi arasında kuvvetli bağlar kurarlar ve giderek azalan eldeğmemişlik ile sezginin kullanımdan uzaklaştırılması ve az değer verilmesi arasında doğrudan bir ilişki kurarlar; sezginin gelişebilmesinin ancak doğal ortamlarda olabileceğinden söz ederler. (pineault kendisi kızılderili)


(Uluoğlu,B.,2001, Mimarlığın ve Mimarın Olası Bilgi Alanları Üzerine)