31 May 2011

Evet eve bahar gelmisti, ama kendini olan bitenin aklından daha ustun sanan "ben" onu kovdu.
Oysa sadece oylece olan biteni izlemek yetecekti. kimbilir!

17 May 2011

duyumsa...


DUYUM (SENSATION)
Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim, sürtüne sürtüne buğdaylara:
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların,
Yıkasın bırakacağım başımı rüzgâra!

Ne bir şey düşünecek, ne bir lâf edeceğim.
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi, uzaklara gideceğim,
Mutlu, sanki yanımda bir kadın varmış gibi.
ARTHUR RIMBAUD
Çeviri : Orhan Veli Kanık

15 May 2011

espas

espas:
Kompozisyon elemanları içinde bırakılması gereken anlamlı boşluklar
Aralık, boşluk
Bir kelimenin harflerini ayırmak için kullanılan harflerden daha kısa ve küçük metal çubu

14 May 2011

Ölüm, yaşamdan daha açık bir sistem olabilir.
Ölümde çürümek vardır şüphe gerektirmeyecek
kadar apaçık. Yaşamın ucu açıklığını, değişimi
biz görmek istersek görürüz. Ölüm de kontrol hissimiz
alınıverir bizden, bir teslimiyet olur. Kontrol etme arzusu
bunu bir yokoluş gibi görmeye odaklansa da
yokolmaz hiçbirşey. Açılır, daha çok açılır, hep açılır...

"çürüme, ondan çıktığımız ve ona döndüğümüz bir dünyayı
özetlemektedir." Bataılle, G., Erotizm, s:61

24 Nis 2011

Dolayımsız bilgiye baska bir bakıs

Novalis 1795-1796'da Fichte'nin felsefesi üzerine kaleme aldığı ve Fitchte-Studien adıyla bilinen defterlerinde geliştirmiştir.
Bu sav a göre öznellik kuramındaki temelcilik bir hayaldir. Novalis, özne ile nesne arasındaki ayrımın kaynağındaki nihai temelle bilişsel temasın mümkün olmadığı sonucuna varır. Bu nokta da Fichte'nin tutarsızlığını ortaya atar. Fitchte, söz konusu zeminin "zihinsel sezgi" (intellektuelle Anschaung) dediği eylem aracılığıyla kavranabilir olduğunu ve bu eylemle oluşturulduğunu varsayar. Fakat Ben'in kendisine dair dolayımsız, düşünseme öncesi bilinci olması gereken bu zihinsel sezgi kavramına, Ben'in bilen öz-ilişkisi fikrini de dahil eder. Fichte'nin arzu ettiği düşünseme öncesi, bilinçli dolayımsızlık imkansızdır.
Öznelliğin nihai zeminine bilişsel olarak erişmenin imkansızlığı, Novalis'i bu zeminin varlığından kuşku duymaya sevk ETMEZ!, tıpkı Kant'ı da böyle bir kuşkuya düşürmediği gibi.. Novalis bu imkansızlık karşısında, Hegel gibi bu Mutlak'a nüfuz edebilecek, düşünsemeli olmayıp kavramsal olan özel bir düşünce formu tasarlamanın cazibesine de kapılmaz. O ifade edilemez (das Unsagbare), söylenemez olan fikrinin, deneyim imkanının anlatılmasında hayati bir rolü olduğunda ısrar ederek, Mutlak'ın yüceliğine izin verir. aLINTI: Fitchte-Studien 1: 16/NS 2:114( Bu kitap ingilizceye çevrilmemiş ama Cambridge Texts in The History of Philosophy dizisinde yer alacakmıs. Jane Kneller çevirisiyle.
Koşulsuz olana ulaşmak için elimizde olmadan çırpınıp dururuz, ama bütün umabileceğimiz, onun koşullandığını keşfetmektir.
Alıntı: Blüthenstaub 1, NS 2:413/PW S:23?
(Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, sanat-hayat 18, W. Benjamin, sunus Fred Rush, s: 33-34)
Kant'ın sanat eserlerinin yapısına ve içeriğine dair görüşleri, romantizmde, dolayısıyla Benjamin'de çok önemli yer tutar. Bu görüşler Kant'ın sanat üretimiyle ilgili genel görüşlerinin, yani deha kuramının oluşturduğu daha geniş bağlamın parçasıdır.
Kant' a göre DEHA, "estetik fikirler" dediği şeyleri yaratan yetidir. Ussal fikirler gibi, estetik fikirler de duyusal deneyimin ötesindeki bir bütünlüğü temsil etmeye çalışır. Fakat ussal fikirlerden farklı olarak estetik fikirler duyusal form altında tikelleşir ve somutlaşır.
Bir estetik fikir, belirli kavramlar altında tamamen kapsanması mümkün olmayan çok katmanlı bir SEZGİ dir.
Estetik fikirler kavramları resmederler, ama katmanlı bir sezginin tikel kavramlar altında nasıl yorumlanacağını yönetmezler. Estetik fikirler bir eserin yapısında Kant'ın "estetik sıfatlar" dediği şey sayesinde mevcuttur.
(Critique of the power of judgment, çev. ve ed. P. Guyer ve E. Matthews Cambridge ve Newyork, Cmbridge University Press, 2000)
Sanat ve Edebiyatta eleştiri, W. Bejamin, sunuş: Jena Romantizmi ve Benjamin'in Eleştirel Epistemolojisi, Fred Rushs s: 31
Tear : yırtılma fiil hali, isim hali gözyaşı.
yani ağlamak yırtılmak aslında!
"Erken romantizmde esas mesele din ve tarihtir. Romantizmin geç safhalarının tamamıyla kıyaslandığında, erken romantizmin sonsuz derinliği ve güzelliği, tarihsel ve dinsel olgulara bu iki alanın içsel bağından ötürü başvurmak yerine, bu yüksek alanı, her ikisinin kesişmesi gereken kendi düşüncesinde ve hayatında üretmeye çalışmasından kaynaklanır. Bu çabadan, din değil, dinden yoksun olan ve dine öykünen herşeyin kül olup gittiği bir atmosfer doğmuştur. ...
Romantizm, Hiç kuşkusuz, bir kez daha geleneği kurtaran en son harekettir. Bu dönemdeki ve alandaki olgunlaşmamış girişimleri, tüm insanlığa yolundan sapmadan akması gereken geleneğin bütün gizli kaynaklarının anlamsızca ve savurganca teşhirini hedef alır. (Briefe 1: 138) (Sanat ve Edebiyatta eleştiri., Alman Romantizm'inde Sanat Eleştirisi Kavramı, Walter Benjamin,Sanat Hayat 18, s: 21)
Tradendum -gelenek
ezoterik: dışrak olmayan, içrek!

"...Benjamin'in yazıyı ve sanatı kavrayışının kilit unsuru olan, romantizimden çok Hölderlin'den devşirilmiş nesnellik(ayıklık) kavramını tanımlama çabasına ayrılmış olması tesadüf değildir. Benjamin'in, bu tezi sanat yoksunluğundan, akademinin yüzeyselliğinden korumak için başvurabileceği yagane araç, tezi, kendisininde dediği gibi, yorumlamanın bir sanat eserinin haysiyetine eriştiği doktrin mertebesine yükseltmekti. Kendi içinde "ezoterik" olan bir yazı üretemeyen bu proje, en azından Benjamin'in nesnellik, ayıklık olarak tarif ettiği ezoterik olanın gerekliliğine işaret edebilecekti"(Sanat ve Edebiyatta eleştiri., Alman Romantizm'inde Sanat Eleştirisi Kavramı, Walter Benjamin,Sanat Hayat 18, s: 16, önsöz)


"Ezoterik olan, yani 'hakikatin tarihle ilişkisi' Benjamin'in asla ufkundan çıkmamıştır.
W. Benjamin: Romantik eleştiri kavramından, modern eleştiri kavramı doğmuştur; ancak, romantikler için "eleştiri" hayli ezoterik bir kavramdır. (Briefe1:203) s: 23"

23 Nis 2011

Bunların hicbirini almıyor icim belki, neden ısrarla dolduruyorum peki?
Basit olmak neden bu kadar zor...

13 Nis 2011

Lacan structure of the subject in the visiual field(1964)
Brunelleschi demonstration of perspective (c.1420)
yaşamak için kelimelere ihtiyaç yoktur, ama tanımlamak, ifade, konuşmak için kelimeler vardır.
İfade yaşamanın neresindedir peki?
Kültür ve özne olma ilişkisinin tanımı?
Nature---Culture oldu, yaşam doğa ve insan da özne mi oldu?

Oidipus ve baba ile özne olma ilişkisi

Oidipus karmaşası, kültüre ve dolayısıyla insan olmaya giden zorunlu bir süreçtir; Oidipus’suz kültür ya da uygarlık olamaz Lacan’a göre. Ancak bu dogal bir karmaşa degil, simgesel bir karmaşadır.Simgesel yapının devreye girmesiyle insan yavrusunun simgesel sisteme geçişini ve bu geçişte oluşan evreleri açıklar.Örnegin, buradada gerçek bir babadan sözedilip edilmediği önemli değildir, önemli olan Oidipus yasasını geçerli kılmak üzere simgesel baba işlevidir, ki bunun tanımı Babanın Adı olarak belirtilir. Böylece simgesel düzene giren çoçuk, kendi kültürel konumunu bu simgesel adı tanımakla edinmeye başlar. Burada dikat edilmesi gereken nokta, Oidipal Yasa'nın özünde simgesel bir yasa olmasıdır.
Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Bu sırada, Oidipus yasası gerçek gerçeklik ile kişinin kendi arasında ve daha da öte kişinin kendi gerçekliği ile gerceklik düsüncesi arasında bir yarılmaya / bölünmeye yolaçar. Çünkü kendini Kültürel Düzenin simgeleriyle düşünen özne, bu anda kendine yabancılaşmakta, kendine ve çevresine dair bakışı dolayımlanarak mesafelenmektedir. Simgenin anlamı burada açıktır; dolayımsız ikili ilişkinin (anne-çcocuk) arasına giren üçüncü bir ögedir burada simge.
İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkânı edinir, ancak bu imkânın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İste, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasasını Babanın Adı olarak ortaya çıkar. Baba, burada simgesel olarak Fallus’a sahip olan yetkeyi temsil eder. Fallus, cinsel organ anlamında değil simgesel yasanın yetkesini temsil etme anamındadır.Fallus’a sahip olan Babanın Adı’dır ve çocuk bu adı tanıyarak kültürün ve dilin dünyasına girer ve özne olarak o dünyaya tabi olur. Açıktır ki Hadım Edilme Korkusu denilen süreçte aynı şekilde simgesel bir süreçtir.
Lacan’a göre, Oidipus karmaşasıyla simgesel düzene dahil olmak, daha önce, Dil dolayımıyla belirtilmiş olan iki temel noktanın geçekleştirilmesi anlamına gelir.
Bilinçdışının kuruluşu,
ve böylece birey-öznenin kuruluşu.
Oidipus karmaşası olarak belirtilen karmasa ya da Yasa, anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması, ve bu yasakla doğan bilincdışı arzunun Babanın Adı'yla yeni imgesel biçimlerle ikame edilmesiyle çözülür. İnsan yavrusu böylece toplumsal biçimleri edinir ve birey-özne olur.Özetle, kültürel düzene girişin anahtarı bu kökensel bastırmayla sözkonusu olmaktadır.
Lacan Bilinçdışını yapısalcı dilbilimin yöntemi ile açıklar. Bilinçdışı tıpkı dil gibi kendine özgü bir yapı ve sistemdir.

Dil toplumsallığı, kültürü, ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani simgesel sistem aracılığıyla kültürel düzene dahil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düıünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur
psikanaliz, bir bilim olarak bilinçdışının bilimi'dir (wikipedia)

Lacan hem freud un yolundan gidiyor, pozitivizme karşı bilinçdışını
anlamaya yöneliyor ama çoğunlukla klasik bilim yöntemleriyle diyebilir miyiz?

Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı şekilde bu dilbilim modeli izlenmiştir.Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.

7 Nis 2011

nesne o kadar önemsiz olsaydı, ölüm bu denli
acı olmazdı. Ya ayrı kalmak bir şeylerden,
ve bir şeyleri kaybetmek?

26 Mar 2011

Deleuze,G., Francis Bacon/ Duyumsamanın Mantığı,Norgunk, nisan 2009

Beden, Et, ve Zihin

"Beden figürün maddesidir. Figürün maddesini, başka bir açıdan bağını kurduğumuz uzamlaştırıcı maddi yapıyla karıştırmamak gerekir. Beden yapı değil, Figürdür. Tam ters bir biçimde, Figür bir beden olmakla birlikte, yüz değildir, hatta yüzü dahi yoktur. Bir başı vardır çünkü baş bedenin ayrılmaz bir parçasıdır."s: 28

"..beden ancak, kemikler tarafından içten gerilmekten kurtulduğunda, ten kemikleri kaplamayı bıraktığında, biri diğeri için ama her ikisi de ayrı ayrı varolduğunda, kemikler bedenin maddi yapısı, ten ise Figürün bedensel maddesi olarak varolduğunda ortaya çıkar."s:29

ten----chair
et gerilimin kendisinden doğar.

" Ten ile kemikler arasındaki piktüral gerilim başarılması gereken bir iştir. Oysaki resimdeki bu gerilimi gerçekleştiren etten başkası değildir, bunda renklerinin harikuladeliğinin de payı vardır. Et, bedenin öyle bir durumudur ki burada ten ve kemikler yapısal olarak biraraya gelmek yerine lokal olarak karşı karşıya gelirler. Aynı şekilde ağız ve dişler de, çünkü dişler minik kemiklerdir. Ette sanki ten kemikten aşağı dökülür, kemiklerse ten üzerinden yükselir.Bacon' ın Rembrant ve Soutine'den farkı işte buradadır. " s:30
Erotizm, haz, aşk kendi nesnelliğimiz ve insani dürtülerimiz sınırlarına doğru bir hareket. Günah bu anlamda rasyonel dünyayı çözüyor, ama geçici olarak. Hayat bu anlamda tüketmek zorunda olduğumuz bir enerji fazlalığı.

23 Mar 2011

Gereksiz bir ayrılıktan sonra buradayız. Burası yok aslında ama yine de ben buradayım.
Hoş geldim o zaman!

22 Şub 2011

çoluk çocuk...





Sanat Tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine O'na aittir!
Patti Smith

18 Şub 2011

Naiflik güzeldir!

keske bende yazsam...

biriyle uyudum dün gece
iki kişiyle öpüştüm biri öğlen üç suları diğeri daha akşama doğru
bir diğeri öyle güzel kokuyorki
hergün sarılıyorum ona hiç bıkmadan
öbürküsü çok nazik, her akşam yemeği onunla keyifli
diğeriyle sinemaya gidiyoruz,paramız oldukça da konsere:)
bi tanesi var ki dinliyor beni...
ben anlatıyorum hep...
benim dinlediğim hep anlatan biri daha var sonra,
birlikte şarkı söyleyip dans ediyoruz bir diğeriyle
geçen gün ağladım öbürünün omzunda,
mendil çıkardı cebinden silemedi yanaklarımı ama
seni de hiç düşünmüyorum, özlemiyorum da.(http://ketumisoffmus.blogspot.com/2007/10/blog-post.html)

5 Şub 2011

lyod



Bir otel odası, yalnız kalma, özgür olma, çekip gitme hallerinin forma bürünmüş hali. Benim olmayan eşyaların sanki onlara ilk ben dokunuyormuşum gibi tertemiz ve düzgün duruşlarını bozma, kirletme heyecanı ile, asla yerleşemeyecek olmanın çelişkisi. Orada olmadım, penceresinden dışarı baktım sadece. Sadece televizyon ordaydı, o konuştu bir tek.

31 Oca 2011

kupkuru bir modernlik

modern insan sancısı mıdır bu çekilenler. Bu sanal ortamda paylaşılan ama insana hiç dokumayan serzenişler. Bu inişler ve çıkamayışlar. Bu saçma sanallıklar hep mi modernlikten. Sadece toprak olsa, su olsa, hava olsa biz olsak yanamazmıydı dünya, yanmazmıydı içimiz hiç?

27 Oca 2011

....ve doğal olarak, çıplaklık ölümdür- ve güzel olduğu ölçüde daha fazla 'ölümdür'!
Kısa süren bu sınırsız yumuşaklık anından sonra kaygı yavaş yavaş geri geldi..(.imkansız, s: 58)

28 Ara 2010

Hiçbir canlı beden matematiksel an olarak uzamda varolmaz ve hiçbir algı zamandaki matematiksel bir anda vuku bulmaz. Ancak virtüel eylemin ve algının, tepkilerini geciktiren ve aralarındaki mesafeyi algılayan bireyleşmiş bedenlere ihtiyacı olduğu gösterilmiştir.

Algı bir bedenin şeyler üzerindeki olası eylemlerini ve tersini belirtir. Algının temelde sinir sistemindeki daha üst düzey bir karmaşıklık derecesine bağlı olarak, eylem gücü büyüdükçe algıya açık olan alan da büyür. Bellek benzer bir virttüellikte işler; virtüel bir durumdan başlayarak, edimsel bir algıda maddeleşmeye doğru adım adım ilerler. Saf bellek sadece bu virtüel durumda ortaya çıkabilir ve varolabilir.

Bergson saf bellek ve eylem düzlemi arasında "binlerce farklı bilinç düzlemi" olduğunu varsayar.( Matter anda Memory, s:241 0 371) Bu düzlemler, basitçe birbiri üzerine konuş hazır şeyler değil, sadece virtüel anlamda varolan, yaşanmış bir deneyim bütününün farklı tekrarlarıdır. aktaran: Cogito sayı 50, bahar 2007 Bellek: öncesiz, sonrasız, Virtüelin Gerçekliği: Bergson ve Deleuze, Keith Ansell Pearson, çev: Şeyda Öztürk-Nusret Polat s: 101
" Maddi evrenin bütün nesnelerini birleştiren sıkı dayanışma, karşılıklı etki ve tepkilerinin daimiliği, onlara atfettiğimiz belirgin sınırlara sahip olmadıklarını kanıtlamak için yeterlidir"
Matter and Memory cev: N.M.Paul& W. Scott Palmer. New York: Zone Books,1991, O 344 S:209

Sonuç kaçınılmaz: "Homojen uzam ve homojen zaman ne şeylerin özelliği, ne de bilgi yetimizin temel koşullarıdır. Onlar bedenin, eylemlerine bir dayanak noktası temin etmek ve bu noktada gerçek değişimler yapabilmek için gerçeğin hareket halindeki sürekliliğine yönelik katılaştırma ve bölme çalışmasını ifade ederler." MM 0345, s: 211
Nietzsche bellek ile acıyı ilişkilendirir.

"Kim insan denilen hayvan için bir belek yaratır? Bu biraz körelmiş, biraz da abuk sabuk, bir anlık anlama yetisinde, bu etli kemikli unutkanlıkta, orada kalması için nasıl iz bırakır? Bellekte kalan şeyi yakmalı: Ancak acı veren kalır bellekte - işte budur, yeryüzündeki en eski ( ne yazık ki, aynı zamanda en uzun süren) psikolojinin temel tezi... kansız, işkencesiz, kurbansız yapamaz."

kaynak: Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, s: 59-60 çev: Ahmet İnam, Yorum yayınları, istanbul, 2001
"Kendinizi Tanrı'yla bir tutmadıkça Tanrı'yı anlayamazsınız: çünkü benzer yalnızca benzeri tarafından kavranabilir. Kendinizi bedenden özgürce koparmak yoluyla, ölçülemez bir büyüklüğe erişin; kendinizi zamanın üstüne çıkarın, sonsuzluk olun; o zaman Tanrıyı anlarsınız. Sizin için hiçbirşeyin imkansız olmadığına inanın, ölümsüz olduğunuzu ve herşeyi, bütün sanatları, bütün bilimleri, her canlı varlığınddoğasını anlayabileceğinizi düşünün.En yüksekten daha yükseğe çıkın; en dipteki derinlikten daha derine inin. Her yerde, karada, denizde, gökte olduğunuzu, henüz doğmamış olduğunuzu, ana karnında, genç yaşlı, ölü, ölüm ötesinde olduğunuzu hayal ederek, yaratılmış her şeyin, ateşin ve suyun, kurunun ve ıslaklığın duyarlılığına girin. Her şeyi, zamanları, yerleri, maddeleri, nitelikleri düşüncenizde aynı zamanda kucaklarsanız, Tanrıyı anlayabilirsiniz.
Yates, 1991, s:32 alıntının kaynağı: Corpus Hermeticum
aktaran: cogito sayı 50 s:39, Giordo Bruno: Paris'e ilk geliş/Frances A. Yates ceviren: Mehmet H. Doğan
E.Loftus :" belleğe iki tür bilgi girer. Biri olgunun algılanması, öteki olgudan sonraki veriler. Zaman içinde bu iki tür bilgi iç içe geçerek tek bir anıya dönüşür, yani kaynağını yitirir. Bir anının kaynağını yitirmemizden ötürü başkasının anılarını sahiplenmemiz, asla olmamış şeyleri yaşanmış varsaymamız, hayal edilenleri gerçekle karıştırmamız olası görünüyor."

J.Robinson "geçmiş hareket halindeki bir hedeftir. Kimi zaman şansımız yaver gider ve hedefi vururuz,çoğu zamansa ıskalarız, ama vurduğumuz yanılsamasına kapılırız"

Ulric Neisser, sadece küçük anı parçalarının bellekte saklı olduğunu öne sürmüş. Bu parçalar geçmişi yeniden kurmak için bir temel oluşturur. Bir paleontolog gibi bizde "birkaç kemik yongasından, bir dinozoru hatırlarız". Geçmişte başımdan geçen herşeyin benim denetimim dışında şekillendiğini, belleğin kimi deneyimleri tutup kimi deneyimleri savarak ve duyum, duygu ve anlam içeriğine göre düzenleyerek çok öznel bir doku oluşturduğunu söyleyebiliriz. (Münir Göle)
Bugünkü kimliğimle geçmişe dönüp bakarken, şimdiki konumuma parazit yapmayacak deneyimlerin arayışındayımdır. Bellekte bunun tersi kayıtlara rastlamam halinde, şimdi'deki gerçeğime uydurabilmek için bazı değişikliklere yönelmem doğaldır. Bir zamanlar büyük değer taşıyan bir olgunun anlamını yitirmesi, ya da sıardan bir başka olgunun hayati önem kazanması böylesi bir düzenlemeye çanak açabilir. İnsanlar değiştikçe, dünyaya bakışları da değişebilir, bu da geçmişe bakışlarını değişikliğe uğratabilir.
"Hatırlama, bir yeniden tanımlama sürecidir., geçmiş yeniden yapılır, bellek geçmişi icat etmenin bir yoludur," diyor A. Phillips Freud u yorumlarken. syf27


Cogito: Bellek: öncesiz, sonrasız 50. sayı 2007
makale: Doğru olmadığını biliyorum ama öyle hatırlıyorum/Münir Göle,

22 Ara 2010

asılı durdum bir an.





Her şey bilinçle kendimize bakmamızla ilgili sanırım. O bilinç ki bizi bizden etti, bizi her şeyden etti. Ama aynı bilinç aynı zamanda akıl oyunlarını keşfetti, doğayı keşfetti, keşfettiklerimizle aramızdaki boşluğu hava ile doldurdu. Hem daha özgürüz şimdi, hem hapsolduk bir aralığa.
-/-/-/ is easy diyor şarkı,daldım şimdi bu aralığa, asılı kaldım şarkıda, karşımda yanıp sönen şu ışıklarda, henüz kurumamış saçlarımda, metal masamın soğukluğunda, duvarda asılı kardeşlerimin resminde, kalörifere uzattığım ayağımın uyuşukluğunda, soğuduğu için artık sünmeyen peynirin ısırığında.okusam dediğim ama şimdi olmaz olan kiitaplarda, sıvası dökülmüş duvarın pahalı perdemi kirletme ihtimalinde, unuttuğum çiçeklerimin susuzluğunda, blogumu okuyup okumadığını merak ettiğim eski sevgilide, melankoli iyi bir şey! diyen arkadaşımda, tuzluğun içinde tuzlarla ama tuzlardan daha sarımtırak pirinç tanelerinde, yazının başını unutuşumda, ağzımdaki acılıkta, dökülen saçlarımdan yaptığım topakta, aslında bu metnin yazılış amacında, dün gece gördüğüm rüyayı yalan yanlış hatırlayışımda, bu şarkıları reklam dinlemeden, dinleme ihtimalinde, elim mouse pap'a değdiği için yanlış yerlere sıçrayan harflere, bir anda canımın çektiği kızarmış patateste, iyi bir şey değil yerine iyi bir şey yazdığımı farkedişimde, bu farkedişe doğa üstü anlamlar yükleyişime, parmaklarımla tuttuğum temponun klavyedeki pıt pıt sesinde, mutfaktan gelen kombinin ateşlenme sesinde, iki şarkı arasındaki sessizlikte te te te

19 Ara 2010

"Somutun gerçek karşıtı soyut değildir, belirsizdir. Belirsizlik düşünme anıdır. Amacım zamanın masal gibi bir kavranışına varmaktır." sf: 24

22 Kas 2010

boşver demeli, senden kıymetli mi?
ben ne kadar kıymetliyim peki? kim soylicek

3 Eki 2010

sezgisel sosyoloji

" Anlakla veya zekayla değil, beyinlerin birleşmesinden oluşan bir ortak üretim içinde sezgiyle yapılan bir sosyoloji, bir tür sanat olarak gözükmeydi. "

"Sosyoloji bir toplumlar meselesi olmaktan çıkıp sanatsal bir mesele haline dönüşmeye başladıkça, tekil bireylerin kollektif çokluklarının tıpkı sanatçılarda olduğu gibi çalışacağını öne sürdüm. Yani sanatçı nasıl bir çokluksa, sosyoloji de öyle tekil bir çokluktu ve bireyin çokluğuyla ilgilenmeliydi: bunun içindesezgisel sosyoloji kavramını kullanmaya başladım."

syf: 12

29 Eyl 2010

" mapping as a collective enabling enterprise project that both reveals and realizes hidden potentials."

28 May 2010

kent ve spekülasyon-doğa?

Spekülasyonların yoğunlaşıp kenti oluşturuyor olduğu fikri hoşuma gitti. Bunların sonucu ise kent aslındasadece bir imge. tekrar tekrar üretilen. Kentin doğadan nerde ayrıldığı konusunda zihnim aydınlandı. Doğada spekülasyon yok. yaşamsal irade var. yaşamsal irade zihnin ürettiği iradeden farklı belki. spekülasyon zihnin ürettiği bir irade beiçimi. Bu noktada kent farklı bir doğa. kentte bir doğallık aramak saçma. kendiliğindenlik değil, kentte gerçekleşen akli bir irade. Doğa farkları nitelikse burdaki doğa, doğal olan tanımı ne?
Delireus New York'un bitişine bak!!

17 May 2010

Doğa hakkında konuşmak

Doğa hakkında konuşmak , kendi kendine dokunmaktaki paradoxu içerir kanımca.
Birisi benim elime dokunduğunda, ya da ben birisine dokunduğumdaki yaşanan deneyim
ile kendi kendime dokunduğum zamam ki deneyim nitelik olarak farklıdır.
Doğa hakkında konuşamam çünkü, onu karşıma alıp ona karşı bir pozisyon oluşturamam.
Yani ben ve doğa bir uzamsal düzlemde karşılaşamayız. Deneyimsel bir alanda karşılaşabilirz ancak.

10 May 2010

Baykal-kal-kalma-kal-kalma

ve beklenen an Baykal istifa!
böyle mi olmalıydı diyor insan,
ve anlıyor insan, en gerçek olan sokak,
her yerde sokağın kuralları geçerli.
Birisi annene küfür ederse, sen de küfredersin
ya da arkanı donup gidersin, daha sonra daha
acıtıcı sözleri bulmak için zaman kazanırsın.
Birini yanlışlıkla bile çıplak görürsen, bir daha
yüzüne bakamazsın kolayca.
Ne kadar özgürüz gerçekte, şüpheli.
Biri bizi çıplak görene kadar özgürlük, irade o ana kadar.
Herşey giyindiğim giysinin şeffaflık derecesi
kadar hassas. Hayatın her alanında buna şahit
olmak hala beni şaşırtıyor. Artık şaşırmayı kesmeli...

8 May 2010

hem/hem değil ya / ya da

Herhangi bir sabitlenme (bir şeyi yapma) kendi otoritesini içerir, çünkü ne kadar oyuncu bir ruhla kurgulanırsa kurgulansın, herhangi bir tasarımı somutlaştırmak demek, bazen geçici bir süre için, bazen de görece kalıcı nitelikli olarak, başka tasarımların somutlaşma olanağının önünü kapamak demektir. Bu tür tercihlerden kaçamayız. Diyalektik "ya/ ya da" dır, "hem/hem" değil.s: 241

uzamsal ütopyalar, kapalılık meselesi...

uzamsal biçim ve zamansal süreç ütopyacılıkları,
belli toplumsal ve ahlaki hedeflere ulaşmayı sağlayacak yaratıcı uzamsal oyun fikri, uzamsal biçimlere içkin olanaklarla girişilecek açık uçlu bir deney potansiyeline dönüştürülebilir (farklı kollektif yaşam, toplumsal cinsiyet, üretim-tüketim biçimleri ) keşfine olanak tanır.
Lefebvre(1991)uzam üretimi anlayışını böyle geliştirmişti örneğin. Bu anlayışı, alternatif ve bağımsızlaştırıcı stratejileri keşfetmenin ayrıcalıklı bir aracı olarak görmüştü. Fakat Lefebvre, geleneksel uzamsal biçim ütopyacılığına, tam da içe kapalı otoriterlikleri yüzünden, kararlılıkla karşı çıkar. Kartezyen anlayışı; mutlak uzam anlayışlarından türeyen siyasal mutlakiyeti; rasyonel, bürokratik, teknokratik ve kapitalist uzam tanımlarının dünya üzerinde yarattığı baskıları çok sert bir dille eleştirir. Onun açısından uzamın üretimi, sonsuza dek açık bırakılması gereken bir olasılıktır. Bunun etkisi ise, ne yazık ki, herhangi bir alternatifin gerçek mekanını tanımsız kılan bir düş kırıklığıdır. ..Temeldeki sorunla yüzleşmekten kaçınır. O da şudur: bir uzamı somutluğa kavuşturmak demek, geçici bir süre dahi olsa, otoriter bir edim olan kapanmayı göze almak demektir. Her ne kadar kapanmanın zorunlu sonucu olarak hayal kırıklığı yaşanacaksa da, gerçekleşmiş tüm ütopyaların tarihi, kapanmanın temel ve kaçınılmaz bir mesele olduğunu gösterir.
Dolayısıyla eğer alternatifler gerçek kılınacaksa, kapanma sorunundan( ve bunun varsaydı otoriteden)sürekli kaçmak mümkün değildir. Tersi, karşılık bulmamış özlem ve arzunun mücadeleci romantikliğinde sonsuza dek sürüklenmek olur.(s: 225)

27 Nis 2010

Hesaplanmamış düzensizlik üzerine

Peki Düzen tam olarak ne ordan düşünmeye başlayalım. İçinde bulunulan durumun bütünsel ele alınışı ise, eğrisiyle büyrüsüyle bütünün kendisiyse düzen ve kaosu içeriyorsa, kendi bütünselliğinde barındırdığı farklılaşmaları tölere edebilen bir kabiliyet içinde barındırıyorsa. TÜM virtüeller olabilir. yada duree nin kendisi. Bu düzenin hesaplanması yada hesaplanmaması die birşey yok gibi. Bir parçası tüme referans vermeyebilir. heterojendir.

Düzen kurgusal bir durumsa eğer. Düzenlemekse, virtüellerden birini seçip aktüel hale getirdiğimiz ve karşısına geçip en mükemmeli bu dediğimiz bir durumsa, o zaman hesaplanmamışlık olamaz. Mimar hep düzenleme arzusu güden biri midir? Daha önce yolunda olmayan, yoldan çıkmış bir durum mu düzene, hizaya sokuluyor ve hesaplanabilir hale geliyor. Düzen hesaplanabilirlik mi?(niceliksel), bir sonraki adımı tahmin edebildiğimiz bir durum mu? Tasarım bir seçimde bulunmak ve tabiki bir hesapta bulunmak aynı zamanda. bunu hesaplamamış gibi yapmak ya da hesaplayamayacağımız çokluktaki virtüellerden sadece birini değilde birkaç olasılığı barındıran bir seçim yaptığımızda hesapsızlık sandığımız şey mi? bir şeyi seçiyor ve yapıyor olmak geride bırakılan milyonlarca ihtimalin acısını barındırır herzaman. birkaç seçenek barındırabilmeyi gerçekleştirmek küçük kısa bir tatmin yaratıyor olsa gerek.

19 Nis 2010

Emek sineması da...

Emek sineması kısacık İstanbul hayatımın en önemli parçasını oluşturuyordu. Ne çabuk yok oluyor her şey. İçime işlemiş şarkıları da silecekler hafızamdan yakında korkuyorum. Bırakmak istemiyorum onları, hatırlatsınlar bana bir şeyler olmaz mı? Bu geri kafalılık mı, yenilerde gelsin üst üste, karışsın bulaşsın. Ama kazımasınlar hiçbir şeyi yerinden. İzi bile kalmıyor, hiçbir güzel anıyı hatırlatmıyor.

29 Mar 2010

" Bütün ütopik projeksiyonlarda, ister istemez, 'top-yekün' politika ve 'top-yekun' tasarımdan bir şeyler vardır. Ütopya hiçbir zaman seçenek tanımamıştır. Thomas Moore'un Utopiasında yaşayanların 'mutlu olmamaları' imkansızdı, çünkü iyi olmaktan başka başka seçimleri yoktu. Ve ister lugat ister mecazi anlamdaki bütün ideal toplum fantazilerinde bu, hiç seçeneksiz iyilik içinde yaşama ideali var varolagelmiştir." (Colin Rowe ve Fred Koetter) alıntı: Sibel Dostoğlu, Colin Rowe ve bir Uzlaştırma Kuramı, Modern Mimarlığın Ötesi, s:9)

10 Mar 2010

Politics of Interwar Modernism and Turkey_4Mart 2010

İlerlemeci bir söyleme sahip modern hareket, modern olmanın bir koşulu olarak geçmişden kopmayı önerirken, aynı zamanda modern olanı ulusallaştırmaya çalışmakta. Yeni olanın yerel hale gelmesi, dışardan ihraç edimiş olmaması en önemli kaygılardan biri. Bu duruma Faşist İtalya ve Kemalist türkiye yi örnek verebiliriz.

5 Mar 2010

bir yuvaş manifesto

hiçbirşeyin yetişmemesi garip bir oyun gibi. Ne oyunu sonuca hiç varamayan kaplumbağa hikayesi. koşarız koşarız ve yakalayamayız. Ateşli gecelerin kabuslarından. Dünyada böyle ateşli bir hastalığa yakalandı. Uyanamıyoruzda artık. Uykuda olduğumuzu da çoktan unuttuk. Uyanmak için uykuda olduğumuzun farkındalığı gerek önce. Sonra biraz yavaşlık.....yavaş...
yavaş...yavaş...daha önce görmediklerimiz görünür olur birden. Gördüğümüzü sandıklarımız silinir. Varılacak bir nokta yoktur artık okun ucu ile koştuğuğumuz.
Sıvıdır herşey bulaşır. Bulaştıkça farklı bir ölçekten görünür olan gerçek olur. Ok içine döner. içinde oyalanır. heryer iç olur. dışımızı içimize almanın tek yoludur yavaşlamak.

uyanılanda yeni bir uykudur aslında... Ama beden izleyici değil, uyku zihinde izlenen değil.
bu uyku hayatın başka ihtimallerine ışınlanmak.

15 Şub 2010

merkezden kaçmak

merkezkaç oluşturan mimarlık...anahtar kelime olabilir mi?
Pür yavaş bir dünyada kaçtığımız merkezler, savrulmalar değil,
iç içe geçmeler, bulaşmalar sürtünmeler olabilir.
Belki yine var ama üzerimizdeki etkileri, dönüşümleri
yok. Birşeylere dokunuyorum, b,irşeyler bana dokunuyor,
ama beni değiştirmiyor, değişmek o kadar benim iradem dışındaki
değişimi idrak için vakit yok.

2 Şub 2010

rüyalar ve uyanık olmak

Cemal Kafadar / Kim var imiş biz burada yoğ iken
Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun
“Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-1643” makalesi üzerine bir deneme


İnsanlık tarihi, tümüyle insanoğlunun uyanık hallerindeki eylemleri olarak anlatılır. “Uyanık olmak” ifadesinin günümüzde taşıdığı anlam ile birlikte düşünecek olursak; modern insanın zorunlu vasfı olarak “uyanık olmak” dünyada olup bitenlerden haberdar olmak, bilinçli bir şekilde yaşama devam ediyor olmaktır. Bu modern anlamını da özünde tarih sahnesinde yer almak olarak yorumlayabiliriz.
Oysa bir insanın ömrü düşünüldüğünde, uyanık olmayan halleri ömür içinde uyanık olunan haller kadar yer kaplamaktadır. Ayrıca uykuda olduğumuz zamanlarda, birçok süreç devam etmektedir. Dünya durmaz, kendimizde ve çevremizde olmakta olan durumlar farklı bir fazda da olsa süregiderler. Bu bakış açısını kabul etmek, tarihi yaşayışımızı, ömür diye kendimize ölçü olarak koyduğumuz zaman dilimini yeniden ele almamızı gerekli kılar. Bu farklı bir anlamda tarihimizi ve tarih yazımını da yeniden ele almamızı gerekli kılar.
Cemal Kafadar’ın Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defterlerini ele aldığı makalesi bu anlamda süregiden tarihçilik tartışmaları içinde, rüyaları malzeme olarak kabul etmesi açısından önemlidir. Henüz tam olarak farklı sosyal sınıfları, farklı cinsleri bile baskın karakterlerin tarihi içinde yer alamazken, insanın tarih sahnesindeki görünür varlığı dışında, farklı bir fazdaki varlığının ifadesi sayılabilecek rüyaların tarihsel bakış açısı içinde ele alınması önemli bir denemedir.
Yazar, makalesine Peter Brown’dan yaptığı bir alıntı ile başlar. Bu alıntı; tarihçilere bir hatırlatmada bulunur.
“Tarihçi, ele aldığı kişilerin zamanlarının büyük kısmını uyuyarak geçirdiklerini, uyurken de rüya gördüklerini gözden kaçırma tehlikesi altındadır”.
Yazar bu hatırlatma doğrultusunda olsa gerek, arşiv çalışması sırasında, birçok tarihçi tarafından önemsiz kabul edilebilecek bir belgeyi kendine malzeme olarak seçer. 17 yy Osmanlısında yaşamış bir kadın olan Asiye Hatun’un rüyalarının yazılı olduğu belgeler yazarın sorduğu yeni tür sorular ile tarihsel belge niteliği kazanmaktadır.
Bu bakış açısı ile yazar, bazı konulardaki bilgisizliğimizin temel sebebini kaynaksızlıktan önce o konulara yönelik sorularımızın olmayışına bağlar. Yeni tür soruların, yeni tür kaynakların keşfine ve bilinenlerinde yeniden değerlendirilmesine yol açacağına dikkat çeker. Asiye Hatun’un rüya defterlerine tarihsel bir belge niteliği kazandıran da yazarın sorduğu farklı tür sorulardır.
Asiye Hatun’un rüya defteri, kendisi ile farklı şehirde oturan Şeyhine yazılmaktadır. Birer kopyalarını da kendisine saklamıştır. Yazarın incelediği bu belgeleri, rüyaların yazılı olduğu mektupların kopyalarından oluşmaktadır. Mektup aracılığı ile Şeyh’e ulaştırılan rüyalar, Şeyh tarafından yorumlanarak Asiye Hatun’a geri gönderilir. Bu şekilde, Asiye Hatun tasavvuf yolunda kendine yön vermektedir.
Yazarın, Asiye Hatun’un rüya defterine tarihsel nitelik kazandıran farklı tür sorularından biri, özellikle Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından çok az tanıdığımız kadınların dünyasına yönelik sorduğu sorulardır. Asiye Hatun gibi tarihe yön verme iddiasında olmayan birinin, kendisi ve çevresi ile ilişkilendirilebilecek rüyaları, zamanının koşulları içinde kadınların dünyası ile ilgili ipuçları taşımaktadır.
Yazarın bakış açısına göre; Asiye Hatun’un yazdıkları kendini sorgulayan bir içe bakış, itiraflar ve suçluluk duygusu içermektedir. Bu durumun Asiye Hatun’un çağdaşı erkeklerin yazdıklarından farklı olduğu , temel farklılığın ise bu kırılganlıklar olduğu düşünülmektedir. Yazılan rüyalardaki kırılganlığın sebebinin, Asiye Hatun’un kadın oluşu ile ilgili olup olmayacağını sorgulamaktadır.
Yazar, saptadığı bu farkın, Asiye Hatun’un kadın ya da erkek oluşu ekseninde açıklamanın acelecilik olacağının bilincinde olarak, kadın elinden çıktığını bildiği tek hatıra metninin bu özelliğine özellikle dikkat çekmektedir. Asiye Hatun üzerinden bazı genellemeler yapmak için eksik bilgi olduğunu açıktır. Asiye Hatun’nun yaşadığı dönem içinde ne kadar tipik olduğu, çevresinin onu nasıl gördüğü bilinmemektedir. Burada ki asıl amaç, Asiye Hatun’un rüyaları üzerinden psikolojik analizini yapmak değil, bunun cinsiyetlerin toplumdaki değişik konum, rol ve güçleriyle ilişkili olabileceğini düşündürmektir.
“ Kadınların tarihi, önceleri siyasal yanı ağır basan geçici bir moda olarak görüldüyse de, giderek usta tarihçilerin elinde, bir cinsin tarihini yazmaktan çok tarihi cinsiyetlendirme(“gendering”) programının çerçevesine oturtuldu. Kimi tarihçi düpedüz bu konu üstünde çalışıyor, yani cinsler arası ilişkilerin, iş bölümünün, katmanlaşmanın çeşitli toplumlarda ve zaman dilimlerinde nasıl biçimlendiği ve değiştiği konularını inceliyor.”
Bu bakış açısı çoğunlukla asıl tarihe ek olarak düşünülen ya da tarihe bir cinsiyet atfederek ele alınan kadınlarla ilgili konuları toplumdaki katmanlar arası ilişkiler üzerinden çok boyutlu ele alma gayreti içermektedir. Bu nedenle Asiye Hatun’un yazdıklarındaki tereddüt bireysel bir iç bakış geliştirilmesi ve bunun dışa vurumu açısından önemli gözükse de, rüyalarda geçen kadın şeyhlerle ilgili saptamalar, Asiye Hatun’un Şeyhi ile olan çekinme ve arzulama çelişkisi içindeki ilişkisi, evlilik ile ilgili rüyalarındaki imgeler daha genellenemez ve çok katmanlı saptamalar içerir. Bu anlamda rüyalar birey olarak Asiye Hatun’u iç dünyası ile tarihsel bir kimlik olarak tasvir ederken, çevresinde olup bitenler hakkındaki fikirleri, rüyalarının yorumu üzerinden geliştirdiği düşünceler içinde bulunduğu zaman içinde ortaya çıkan kültürel değişikliklere değinmektedir. Bunların toplamı Asiye Hatun’un kadın oluşundan dolayı farklı bir açılıma sebep olurken, diğer tüm saptmalarla birlikte kadın olması parametrelerden sadece birisidir.
Yazarın rüya defterlerini ele alışındaki bir başka önemli soru rüyaların yorumlanışı ile ilgilidir. Tasavvuf hayatında oynadığı rolden öte, ‘rüya tabiri’, kültürel bir olgu olarak da önemlidir. Bazı kültürlerde, doğru yorumlandığı takdirde rüyaların, objektif olarak varlığından şüphe edilmeyen bir öte dünyadan haberler getirdiği kabul edilir. İslam inancında rüyalar ya Allahtan ya Şeytan’dan gelir. Kötü rüyalar dile gelmez. Benzer inanışları olan çeşitli kültürlerde rüya, vahiy ve keşif kadar önemli olmasa bile, onlar gibi görünürün ötesindeki objektif gerçekliği bilip anlamanın yöntemlerinden biridir. Bir tür bilgi edinme yoldur.
Görünür olanın ötesinde bir dünyanın varlığına inanmanın pozitif değerlere inanan, modern insanın pozitif bakışına yabancılığı açıktır. Daha ilginç olanı, görünmeyen şeyler üzerinden kurulan ilişkilerdir. Bu ilişki türü o dönem insanı ile günümüzün modern insanı arasında yapılabilecek karşılaştırmada önemli ipuçları vermektedir. Aslında hiçbir nesnesi olmayan rüyalar aracılığı ile farklı şehirdeki bir başka insan ile iletişim kurulmaktadır. Rüyaların görünür nesnelerinin olmayışı modern insanın nesne üzerinden geliştirdiği standartlarla ele alınamaz. Böyle bir durumda, günümüz insanı gördüğü rüyayı bir başkasına kendi gördüğü biçimde gösteremediği için huzursuz olacaktır. Kendi gördüğü rüyayı tam olarak nesneleştiremediği için karşı tarafın da aynı şekilde gördüğü yanılsamasını yaratamayacaktır. Bu anlamda, Asiye Hatun’un ise Şeyh’i ile kurduğu bu ilişki türü modern insan için önemli bir sorudur.
“ Rüya uçucu bir kuşun ayağı üzerindedir, tabir olunmadıkça onun için istikrar ve karar yoktur. Artık rüyanın mantığı yorumlandığı haliyle işlerlik kazanır ve düşü nesnel bir dünyada yatsa bile bu, öznenin rolünü yadsımaz.; bilakis, bütün idealist düşünce sistemlerinde olduğu gibi, ancak bir özne tarafından algılandığında ve anlamlandırıldığında gerçeklik kazanır. Aynı rüya değişik kişilerce görüldüğünde değişik anlamlar kazanır.”
Asiye Hatun rüyalarını aynı kendi gördüğü biçimiyle Şeyh’ine aktarma kaygısı içinde değildir. Hatta bunlar muhtemelen elden geçmiş rüya anlatımlarıdır. Kendi rüyalarını Şeyh’ine yazarken dönüştürür, Şeyh’inin yorumlayarak dönüştürmesine izin verir ve bu yorumlar üzerinden kendi hayatını sorgulayarak tekrar dönüştürür. Bu değişim dönüşüm zinciri, kendine içsel ve birbaşkasının gözü ile bakış olarak yorumlanabilir.
Nesne odaklı özellikle Batı tipi modern düşünce ise rüyaları, rüyayı gören kişinin kontrol edilemeyen “ruh dünyası” tanımı içinde sınırlamıştır. İnsanın sistematize edilemeyen, nesne üzerinden ifade edilemeyen tüm durumları ruhsal olarak ifade edilerek bedenden tanım olarak ayrılmıştır.
Bu ikilik içinde rüyaların yeri ruhsal olana aittir ve içerikleri de uzmanlık alanı olarak psikologların alanında tutulmaktadır. Rüyaların içerikleri de gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı düşünülür.
Günümüzde çokça eleştiri konusu olan, Freud’un rüya yorumları bu anlamda bir örnek oluşturur. Freud ruhsal tüm durumları nesnel hayatın nedenselliklerine bağladığı gibi, rüyaların içeriklerini de nesneler ve nedensellikler üzerinden yorumlar. Oysa yazarın da sıkça dile getirdiği gibi, rüyaların içerikleri tarih içinde oluşan kültürel yapılar çerçevesinde biçimlenir. Sadece gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı değildir. Görenin kimliğine, görülenin bağlamına ve yorumlanışına göre parametreleri arttırdığımızda, tarihçilerin ilgilendiği birçok sosyal ve kültürel meseleye ışık tutabilir.
“ Her toplumda rüyaların yorumlanması/çözümlenmesi belirli metafizik ve epistemolojik inanışlara göre biçimlenir.”
İlginç ayrıntılardan birisi de Rüya sözcüğünün Arapça “görmek” kelimesindenten türemesidir. Rüyaların anlamı ve ele alınışı ile ilgili yaptığımız tüm açılımlar aslında “görme” biçimlerimiz üzerinden, görmekten ne anladığımız, neyi görünür kabul ettiğimizin açılımıdır. Bu kabuller yaşadığımız zamanın kültürel yapısının temelini oluşturur.
Uyku ile uyanıklığın sınırları bile farklı toplumlarda farklı çiziliyor olabilir. Örneğin Asiye Hatun’un birçok rüyası bizim düşündüğümüz klasik anlamda uyku esnasında görülmez. Bazıları akşam namazını kılarken kalp gözü ile gördüğünü ifade etttiği biçimde görünür. Yazarın ifadesi ile o dönem için bu normal karşılanan bir durumdur. Bu anlamda, rüyaların bir toplumda nasıl ele alındığı, o toplumdaki kültürel yapılara referans verirken, aynı zamanda o toplumdaki beden,ruh,zihin tanımı üzerinde hatta tıp gelenekleri üzerine de ipuçları verebilir. Böyle ele alındığında rüyalar tarihsel malzeme olabilmenin de sınırlarını aşabilir.
Biz uykuda iken de hayatın akıp gittigini kabul etmek ilk başta metafizik bir bakış gibi gözükse de, aslında hayatı fizik, metafizik olarak ikiye ya da farklı pekçok kategoriye ayırmadan ele alan bir bakış geliştirmek olarak düşünülmelidir. Deneyimsel tüm süreçler bütün olarak ele alındığında, uyanık olma durumumuz ile uykuda olma durumumuzu ele alışımızda bir derece farkı oluşmaz. Biri diğerinden daha önemli ya da önemsiz olmaz. Bu ele alışı genişletirsek, kadın olmamız ya da erkek olmamız aynı derecede önemli ve değerli bir durum haline gelir, ya da dünyanın burasında olmak ile orada olmak aynı derecede merak konusu olur.
Yaşanan farklı deneyimleri nesneler üzerinden değil, hayatın sürekliliğinde kendimizde ve dış dünyamızda olan tüm süreçlerle birlikte ele almak; hangi konu hangi uzmanlık alanına girer? tartışmasını gereksiz kılar. Bu bakış açısıyla, farklı deneyimleri farklı uzmanlık alanlarına sınırlandıramayız. Rüyalar tarihsel bir malzeme olabildiği gibi, edebiyatın, tıbbın, sosyolojinin...vb gibi birçok alanın da konusu olabilirler.

4 Oca 2010

Ben de zaman istiyorum herşey için. Şu an söyleyecek sözüm yoksa susmak istiyorum.
Alanım hic bir yer degilken biryerde duruyormus gibi yapmak neden ki??
Döngüsel bir zamandan çizgisele dönüştük peki ne oldu...
Bu ilerliyoruz, ilerlemeliyiz yanılgısı herkesi benim kadar yoruyor mu acaba?

18 Ara 2009

Pervititch'e saygı

pervititch amcaya saygılarımla... Yolumu, sokağımı,evimi koklamadan, düşüp kalkmadan, anılarla boyamadan bulamazken ve herkesler şimdi başaka başka yerleri google earth olmadan yok sayarken bu haritaları çizmiş. üstten kuş bakışı indirgemeci bir bakış olmadan, önümüze sermiş, bahçeleri, evleri, konakları, hamamları...saygılarımla

6 Ara 2009

vakit nam-ı değer zaman...

Vaktimi değerli hale getirmek için satıyorum... Bu, günler aylar, yıllar, dakikalar mı sadece emin değilim. Anlatılabilir olan onlar. Nesneleştirdiğim vaktim, satılabilir zamanıma dönüşüyor. Üç saatim .... TL. "zaman" hayatımın akışını küçük küçük dilimliliyor. Pinçik pinçik parçalardan kendime kaldığım küçücük parça göreli olarak benim kıymetlim oluyor. Öyle kıymetliki, içinde akamıyorum artık. Şuur her an açık, hep kendimde ve farkında olmalıyım. Bir başı ve bir sonu var. "konsantre" bir deneyimdeyim sonu hep hüzünlü. yıllık iznim, hafta sonum, iş çıkışı yatmadan önce, hep özlediğim emekliliğim, yılbaşı tatili, doğum izni, öğle paydosu, kahve sigara molası... bir ömür ne kadar değerli oluyor bunlarla...

28 Eki 2009

Bekle Kadirli biz geliyoruz...


yeşil bir su yaptım, en çok kendimden.
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333

22 Eki 2009

immekan mı??

kamusal alanda küçük ölçekli müdahaleler...düşük ölçekli müdahaleler..anı mekanı..anıtlar...deneysellik mi?...immekancılar tasarımcı mı?...

ben mimar olarak bir şeyler yapan mıyım? sorunu görünür kılan mıyım. yapmak da sorunu görünür kılmak sayılmaz mı? hım eylemsel iyimserlik olayını sevdim. Eylem içinde düşünmek istiyorum.
Kamusal alan büzüşüyor gerçekten. kaldırımlar bile daraldı, alan yok yürümeye , nefes almaya, kamusallaşmak şöyle dursun..
bir yere ait birşeyler yapmak, oradaki insanları buna dahil etmek mi kamusal bir deney..

sürekli sorunsallaştırmaksa benim sorumluluğum, zorlanıyorum. yaparak düşünmek istiyorum.
bir arayüz oluşturmak zor...

9 Eyl 2009

Kim_lik


Kim_lik

Yuvacan Atmaca
Mimarlıkta eleştirel düşünce/ Ders Notları Kişisel Metin

Kimlik: Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünü. Kim olduğunu kanıtlayan belge, hüviyet. Herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü.
Toplum içinde kimlik kavramının tanımını en iyi özetleyen durumlardan birisi nüfus cüzdanlarımızdır. İlk önce iki renge ayrılırız. Mavi renkliler ve pembe renkliler. Bu renk, toplum içindeki cinsiyetimizdir.. Doğduğumuz yer, bir yerliliktir. Trabzonluluk, Egelilik, doğululuk vardır mesela. Doğduğumuz tarih, ait olduğumuz dönemi anlatır. 67 kuşağı, 70’li yıllar çocukları gibi. Ardından bekarlar, evliler, dullar; Müslümanlar, Yahudiler,Hıristiyanlar..vs. Adımız, soyadımız, doğum tarihimiz, doğduğumuz yer, medeni halimiz, dinimiz, sıra no, cilt no ve vesikalık fotoğrafımız, kim olduğumuz hakkındaki şartlar olarak kabul edilir. Bu nicel tanımlamalar ile toplum denilen kalabalık içinde bir yer ediniriz ve böylece belirleniriz. Bizim bir yerde bir isimde bir kişi olmamızı sağlarlar. Bu nicel tanımlamalar mutlaka belgelenir ve ciltlenir.
Peki, bir kişinin toplum içinde kim olduğu hangi koşulların bilinmesiyle belirlenir? Nüfus cüzdanımızda belirtilen koşullar içinde Trabzon’da doğmuş ama memur çocuğu olduğu için kendini hiçbir yere ait hissedememek_LİK yoktur, yada evlilik dışı ilişkili_LİK, mavi kağıtlı olup pembe tonlu kıyafetleri tercih etmek_LİK yoktur. Çünkü tüm bu _lik durumları da koşul olarak kabul ettiğimizde kontrolü zor bir çeşitlilikle karşı karşıya kalırız. Bu noktada kim olduğumuz ile kim_lik imiz birbirinden ayrılır. Vesikalık fotoğraf tanımındaki mimiksizlik de kim olduğumuzun kimlik olarak nasıl soyutlandığının belgelerinden biridir. Mimik bizim hakkımızda iki göz , burun, saç rengi ve türü gibi bilgiler dışında başka tür bir veri sunar. Genellenemez dolayısıyla soyutlanamaz bir bilgi. Fakat bu veri ısrarla soyutlanmak istenir, belgelenmek istenir.Nedir hüviyet tanımının bu denli niceliksel olma zorunluluğu? Toplum denilen bu kalabalıkta bizi yalnızca niceliksel özelliklerimizle görmek neyi kolaylaştırmakta? Kim olduğumuz yada daha geniş kapsamda herhangi bir durumun ne olduğu ile ilgili neden belgelere, etiketlere ihtiyacımız var?
Kimlik tanımının nicel özelliklerle ve homojen olarak tanımlanması zorunluluğunun,bir denetim ve kontrol amacı güttüğünü söylemek yanlış olmaz sanırım. İktidar sahiplerinin sorunudur tüm bu soyutlama ve belirleme isteği. Kimlik tanımlarını oluşturanlara baktığımızda farklı türde kurumsallaşmalarla karşılaşırız. Devletler,dinler,okullar…vs. İktidar sahibi, iktidar alanlarını belirlerken ilk olarak bu alanı tanımlayarak işe başlar. İktidar sahibi asla iktidar alanına girmez, bu alanın dışındadır, işaret edendir, uzaktan saptama yapandır. İçine girmediği durumun niteliksel özelliklerini asla görmez. Toplum içindeki bireyler de aynı tür nicel sınıflandırmalara tabi tutulurlar. Yapılar, bireyler, kentler vs. kurumlar ve kuruluşlar tarafından yalnızca nicel varlıkları ile tanınırlar. Tanımsız, olumsal ve niteliksel bir durum olan bireysellik, soyut kodlamalarla, kağıt üzerinde tanımlayabileceğimiz bir durum olarak ele alınır.
İktidar nesnesi olarak, sadece bireyler kimlik etiketi yapıştırılmasına tabi tutulmaz. Nicel özellikleri tanımı ile türdeşleştirmeye çalıştığımız her tür nesnel yapı da iktidar alanı içindedir. Mimarlık nesneleri de iktidarın ifadesini bulmasına aracı olan çerçeve düzenlemelerinden nasibini alır. Örneğin, iktidar sahibi olduğunu düşünen kurumlardan biri olan mimar odaları da kimlik tespiti yapamadığı yapılar hakkında kaygı duyarlar ve huzursuz olurlar. Sınıflanamayan yapılar bunalımlı olarak tariflenir ve bu bunalımlı hallerinin de tanımlanması için kaydedilmesi gerektiği düşünülür. Çünkü çevre, bir şekilde tanımlanmış nesnelerden kurgulanan bir düzendir. Bu düzen içinde tanımsızlar ya yok edilir yada bir kimlik giysisi ile örtülürler. Kafaların karışmasına izin verilmez temiz, hijyen çevreler oluşturulur.Bu bakış açısında, yapılar zamansal bir süreç içinde yaşarlılıklar olarak değil tarihsel süreçte sonlanmış, donmuş ve zamandan arındırılmış nesneler olarak ele alınırlar. Bir döneme yada bir tarza bir ideolojiye aittirler. Örneğin, modern_İZM, kelimesi tarihsel süreç içindeki bir dönemin soyutlanarak etiketlenmesinden başka nedir ki!
Bir bağlantılar bütünü olan yapılar verili kodların ürünleri değildir aslında , tarihsel olarak inşa edilirler. Sürekli inşa edilen,başka hallerde de olabilecek ve hala olmakta olan olumsal durumlardır. Bu noktada kimlik tanımları tarihsel bir saflık ve homojenlik içermez, değişik kaynaklardan beslenir, farklı hallere bürünürler. Tıpkı birey olarak öznel hallerimizin tarih içerisinde tekrar tekrar yeniden inşa edilmesi gibi. Ancak, her yapı, iktidar sahipleri tarafından, nüfus cüzdanımızdaki kimlik atfedilmiş ama kişilikleri olmayan mimiksiz fotoğraflar gibi görünür. Her farklı mimik, o ana ait en küçük bir işaret, kurulu mekanizmalar için yeni sorular, yeni cevaplar demektir. Biz her zaman bitmişlikler üzerine konuşmayı ve mutlu sonları isteriz. Bitmiş olanlarla oynar yeni kurgular oluşturur, tarih yazar, genellemeler yapar, sonuçlara varırız. Olmakta olanın, sadece olagelenin bunalımlı bulanıklı hali tedirginlik yaratır. İnşa eden, kontrol eden, denetleyen olmak hep daha net ve sorunsuzdur. İktidar olmak da bu nedenle her zaman daha cazip olsa gerek!

Soyutlanmamış mimarlık, soyutlanmamış felsefe ve düşündürdükleri


·Felsefe ve Mimarlık hayatı kavrayışımızda, yolumuzun üzerinde bulduğumuz iki önemli alan. Kavrayışımız felsefe yoluyla gerçekleşmekte ise biraz kaygılı ve saygılıdır duruşumuz. Kavramlar oluştururuz ve kavramların edinilişi bir tattır. “ Felsefece tat, yaratmanın yerini tutmaz, onu ılımlı da kılmaz; tam tersine, kavramları biçimlendiren bir tada çağrı çıkaran, asıl onların yaratılışlarıdır. Belirlenmiş kavramların özgürce yaratılışı, belirlenmemiş kavramdan duyulan tada muhtaçtır. Tat bu erktir, kavramın erkinde varlık’tır.”( G.Deleuze, Felsefe nedir?/1993,/ Syf72) Sonra kavramlarla oynar anlamlar üretilir. Mimarlık ise kavrayışı nesne aracılığı ile yapar. Yine bir tat söz konusudur ve yine kavramlar belirir ama sorunsal çerçeveler oluşturma, tartışma, sebeplendirme, düşünmek eylemi ile olmaz yalnızca. İnşa etmek, yerleştirmek,tasarlamak girer işin içine. Dolayısıyla felsefenin aracı düşünmek, sorusormak iken mimarlıkta inşa etmek öne çıkar. Mimarlığın uzayda konumlandırabileceğimiz bir nesnesi vardır Eğer bu iki disiplini iki kategori olarak ele alırsak!
Fakat diye başlar isek yeniden düşünmeye ve, uzayda koordinatlarını belirtmeden sorular sorar isek, bir durum, bir an ya da daha dünyevi anlamda beliren bir sorunu o an inşa etmiş olmaz mıyız? Ya da bir yapı tasarlarken ve yapının bizimle olan birlikteliği hayata ait bir soru, bir düşünme eylemi değil midir? Grosz makalesinde bu iki alanı ayrı kategoriler olarak düşünmenin kendi içlerinde sınırlılıklar ve kör noktalar oluşturduğundan bahseder.(E. Grosz/ Architecture from the Outside/2002/ Syf:109)
Bu iki alan iki ayrı kategori değil, kavrayış eylemimizin farklı halleridir. İki farklı hal olarak mimarlık ve felsefenin birbirlerine olan sızıntısının ara kesitini süre, virtüel,yenilik ve oluş kavramları oluşturur. Bu kavramları ele aldığımızda felsefe ve mimarlık kategorizasyonu gibi,kemikleşmiş iki kategorizasyonla daha karşılaşırız; Mekan ve zaman!
Mekan ve zaman soyut hale geldiğinde iki ayrı kategori olarak düşünülmeye başlandı diyebiliriz. Öklit geometrisi ile ilk olarak mekan soyutlanmıştır. Koordinatları ve boyutları ile uzayda bir hacime ve konuma sahip olmuştur. Zamanın soyutlanması ise Einstein’ın 1905 tarihli özel relativizm teorisi ile ilk olarak matematiksel olarak çözümlenir. Zamanın soyutlanma gereksinimi, doğal zamanımız yerine, hızlandırılmış zamanlar geçtiğinde ve zaman bir değer haline geldiğinde olmuştur.Zaman kavrayışımız edindiğimiz mekanik araçlarla ve yeni deneyimlerimizle daha soyut hale gelmiştir. Günlük hayatımızda kullandığımız tüm zaman içerikli terimler, soyut zamana aittir.
Grosz mekanı mimarlık düşüncesinin belirmesi, yansıması olarak tanımlar fakat buna ek olarak felsefe ile olan ayrımın reddine benzer bir itirazda bulunur ve mekanın zamanı gerekli kıldığından ve zamanın bir hali olduğundan söz eder.Derida’nın Differance ve Bergson’un süre kavramlarını araç olarak kullanır.
Zamanı kavrayışımız mekan ile bir süre içinde birbiri içinde akma olarak gerçekleşmediğinde , zaman soyutlanır ve mekansallaşır. Katı bir süreklilik olarak karşımıza cıkan mekan ve zaman aslında dinamik bir tekrar tekrar bölünme ve cokluktur. Zamanın ve mekanın soyut bir katılık olarak algılanması, bu bölünme ve üreme durumunun durdurulması anlamına gelir.
Grosz mekanı zaman aracılığı ile tanımlarken, iki tür zamandan bahseder. Süre kavramının temelini oluşturan ve mekanın bir hali olarak zaman, ikinci olarak ise soyutlanmış,mekansallaşmış zaman. Mekansallaşmış zaman tarihin konusunu oluştur daha çok. Mimarlık da çoğunlukla soyut kavramlar üzerine inşa faaliyeti olarak düşünüldüğü için, tarih ve tarihsellik ile, zamanın diğer tanımından daha çok ilgilenir.
Grosz’un üzerinde durduğu ve kavramlarını ilişkilendirdiği zaman kavramı ise zamanın mekansal tarifi dışındaki zaman öncesi zaman ve zaman sonrası zamandır.
“...not yet configured, enumerated, mastered, or occupied. This time before time, the time of the interval, the time of nontime, enables space to emerge as such and is that to which space is ineluctably driven, the “fate” of space.” .(E. Grosz/ Architecture from the Outside/2002/ Syf:111)
Zaman, süre dışında algılanmaya başlandığında kodlamalar ve maddesel olarak belirmeler başlar, aynı biçimde mekanın süre dışında belirmeside kodlamalar ve maddeselliklerle gerçekleşir. Mekanın maddeselleşmesi ve maddeler aracılığı ile algısı mimarlık alanı için yadırganmaz bir durumdur. Mekanın madde durumunun sorgusu zamanın soutlanması ile sorgulanmaya başlandı diyebiliriz sanırım. Grosz ele aldığı kavramları tüm bu soyutlamalar dışında oluşturmaya çalışır.
“Space as the contraction of time, and time as the expansion or dilation of space.”(E.Grosz/Architecture From Outside/ syf:114)
Bir tereddüt aralığı olarak süre soyutlanmamış, koşullanmamış zamanı içerir. Bergson’un genleşme ve büzüşme hareketinin birlikteliği ve içiçeliği olarak tanımladığı bu aralık, süre, Bergson’un tanımında geçmiş ve şimdinin aynı anda olma halidir. Bunu açıklarken şimdinin algısı ve bellekte birikenlerin birlikteliğinden yola çıkar Bergson. Grosz ise buaralıkta yeninin belirme hali ve geleceğin nasıl oluştuğu üzerine yeni açılımlar yapmaya çalışır. Yeni ve geleceğin düşünülmesi mimarlık ve felsefe alanları arasında yeni sızmalara neden olabilir der. İki alanda da oluşturmaya çalıştığı mantık düzenleyici değil, tanımlayıcıdır. Fakat yine de mimarlık ve felsefe iki ayrı kategori içerisinde düşünülür ve ilişkilendirilmeye çalışılır. Oysa ki bahsedilen kavramlar, birliktelikler zaten her iki alanda da mevcuttur, sadece farklı soyutlamalar ve açılımlar söz konusudur. Nedir bu farklı açılımlara sebep olan ve aslında bir birliktelik olan bir çok durumu, kategoriler olarak düşünmemize zorlayan ? Burda en önemli sorun budur!
Koşullanmamış ve soyutlanmamış,bilgiye dönüştürülmemiş zaman ve mekanı bulmak için Bergson süre de büzüşmenin öncesine ulaşmayı araştırır. Bilmenin öncesine dönüşün yöntemi olarak ise sezgiyi ve deneyimi önerir. Bergson’un genleşme ve büzüşme olarak tanımladığı durumda deneyim, genleşme halindeki maddeselleşmedir Buna karşılık Grosz’un önerisi ise mekanı süre yönünde zayıflatmak ve inceltmektir ve deneyimin aslında gerekli olmadığını söyler. Deneyimin entellektüel farkındalık olarak yaşanabileceğinden bahseder.Bergson’un fiziksel deneyim düşüncesinin, kendi içinde bulunduğu zamanla ilişkili bir düşünce tarzı olduğunun altını çizer. Fakat Bergson’un deneyim düşüncesindeki analog yanı fazla irdelemez ve ortaya çıkarmaz!
“...Madde ve bellek arasında saf algı ve saf anı arasında, şimdi ve geçmiş arasında bir doğa farkı olmalıdır. Geçmişin kendinde yaşamını sürdürdüğünü düşünmekte böyle güçlük çekiyorsak, bunun nedeni geçmişin artık var olmadığına, varolmayı bıraktığına inanmamızdır. Böylece, Varlıkı şimdiki-varlıkla karıştırırız. Oysa şimdi yoktur; o, daha çok hep kendi dışında olan saf haldeki oluştur. Şimdi yoktur ama eylemde bulunur. Onun temel öğesi, varlık değil eylemde bulunan ya da yaralı olandır. Bunun tersine, geçmişin eylemde bulunmayı ya da yararlı olmayı bıraktığı söylenmelidir. Ama geçmiş varolmayı bırakmamıştır. Geçmiş kendinde varlıkla örtüşür. Geçmişin “varolmuş olduğunu” söylemeyeceğiz, çünkü o, varlığın kendinde halidir.(varlığın kendini tükettiği ve kendi dışına yerleştiği biçim olan şimdinin karşısında)varlığın kendinde saklı durmasının biçimidir.”(Bergsonizm syf 86)
Öngördüğümüz tüm kategoriler arasında varolduğunu düşündüğümüz doğa farkları, kategorilerin birbirleri ile olan etkileşimini sınırlandırır. Mimarlık ve felsefe kategorileştirme üzerine iki örnek olabilir. Sanat, bilim aynı şekilde farklı iki kategorileştirmedir. Mimarlık sanat mı?, bilim mi?, felsefe ne kadar rasyonel? gibi sorular durumları doğa olarak farklılaştırmamızın sonucu oluşan kafa karışıklıklarıdır. Tüm bu kavrama ve hayatı edinme biçimlerimiz, birbirlerinden doğa olarak değil derece olarak farklıdırlar. Bu derece daha az yada daha çok olarak değil, fazlar olarak belirir. Böyle düşündüğümüzde şimdi, geçmiş, gelecek aynı anda ve burda belirir. Bu, zaman ve mekan kategorilerininde birbiri içine geçtiği andır. Tüm fazların birlikteliği ve dinamikliği, yeninin her an belirme ihtimalinin garantisidir aslında. Durumları kategoriler olarak ayırmak fazlar arasındaki dinamik ilişkilerin sabitlenmesi ve koşullanması anlamına geleceğinden, yeni ve anlık olan beliremez.

Yuvacan Atmaca
Mimarlıkta Eleştirel Düşünce
2007 Güz 

1 Eyl 2009

şişli'de bir apartıman...


Şişlidir şimdilik meskenim. Yeni bir apartman, melek gibi ama travestili. Buraya mahremiyetime ait şeyler girmeli mi diye düşünürken yazıyorum bile. Bir macbook aldım ve tasarımcılar grafikerler sosyetesine bir adım daha yaklaştım ama klavyede delete tuşu olmamasından sıkıntılıyım.
Yeni bir iş istiorum sosyal içerikli, ne patron olmak ne işçi olmak değil derdim. Derdim nedir pek bilinmez. Rafa kaldırdığım tezimi ise doktora mülakatından bir saat önce raftan alıp yanımda götürmek istiyorum. Hala neden doktora? dediklerin de ise söyleyecek bir sebebim yok. bir sebebim yok. felsefe yapmak hiç istemiyorum!

23 May 2009

en sıkıcı işlerden birini bitirdim. Akademia benim yazdıklarıma ne kadar ihtiyaç duyar bilinmez.
sürecin bu şekilde işlemesi uygun görülmüştür. bu anlamda buı tez çalışmasında, öne çıkan düşünceler...bla ...bla....bla...............kpds 58 dir notummmmmmmmm, şimdilik doktorayı unut gitsin.

20 Nis 2009

http://www.vlnr.info/html/n-todaysart.html

ikinci el malzeme kullanımı

24 Şub 2009

kendi sözünün referanslarını bulmaya/yaratmaya çalışan akademik jargonun labirentlerine mi sokuyor bizi ne?

bu bir alıntı, acaba bende böyle bir labirenttemiyim diye düsündürüyor. Aslında farkında oluyor insan ama yine de cıkamıyor kolayca..simdi yeniden ve daha sakin bir ele alış gerekli. öncelikle benim sözüm gerekli. herşey önce benim sözümü merak ediyor. etmeli...

22 Ara 2008

karınca fügü

Tesler teoremi: dil kullanma yeteneğinin bir düzeyi mekanize edildiği anda, onun zekayı oluşturmadığı açıktır. Ama güçlü deneyim beni bir imgeyle başbaşa bırakmıştı: gerçek düşüncenin, beyindeki çok daha uzun, çok daha karmaşık simge katarlarından meydana geldiğine ilişkin bir duygu kırıntısı-eşanlı olarak birçok paralel ve çapraz raydan aşağı doğru hareket eden, çok sayıda nöral hat değiştirme makineleriyle vagonları çekilip itilen, bağlanıp çözülen, ve raydan raya geçirilen birçok katar...
Sözcüklerle iletemediğim ele gelmez bir imgeydi.ama imgeler ve sezgiler ve güdüler zihinde birbirlerine dolanmış halde bulunur, ve bu imgenin büyüleyiciliği benim için düşüncenin gerçekten ne olabileceği hakkında daha derinlemesine düşünme konusunda sürekli bir itki olmuştur. Prelüd karınca fügü...

15 Ara 2008

rastlantı aavcısı: Andy Goldsworthy

“As with all my work, whether it’s a leaf on a rock or ice on a rock, I’m trying to get beneath the surface appearance of things. Working the surface of a stone is an attempt to understand the internal energy of the stone.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“A stone is ingrained with geological and historical memories.”

- Andy Goldsworthy (1956- )


maple leaves & rocks

“Ideas must be put to the test. That’s why we make things, otherwise they would be no more than ideas. There is often a huge difference between an idea and its realization. I’ve had what I thought were great ideas that just didn’t work.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“A lot of my work is like picking potatoes; you have to get into the rhythm of it.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“The relationship between the public and the artist is complex and difficult to explain. There is a fine line between using this critical energy creatively and pandering to it.”

- Andy Goldsworthy (1956- )

“The difference between a theatre with and without an audience is enormous. There is a palpable, critical energy created by the presence of the audience.”

- Andy Goldsworthy (1956- )



“I enjoy the freedom of just using my hands and “found” tools–a sharp stone, the quill of a feather, thorns. I take the opportunities each day offers: if it is snowing, I work with snow, at leaf-fall it will be with leaves; a blown-over tree becomes a source of twigs and branches. I stop at a place or pick up a material because I feel that there is something to be discovered. Here is where I can learn.”


Movement, change, light, growth and decay are the lifeblood of nature, the energies that I try to tap through my work. I need the shock of touch, the resistance of place, materials and weather, the earth as my source. Nature is in a state of change and that change is the key to understanding. I want my art to be sensitive and alert to changes in material, season and weather. Each work grows, stays, decays. Process and decay are implicit. Transience in my work reflects what I find in nature.”

14 Ara 2008

yoruldum çok...ama üç bölüm yazdım...bundan sonrası daha kolay olacak dimi...acaba hep aynı şeyleri mi söylüyorum diyorum içimden..ya da susup yatıyorum

10 Ara 2008

9 Ara 2008

kant

(A 106) He says, "without sensibility no object would be given to us; and without understanding no object would be thought. Thoughts without content are empty; intuitions without concepts are blind." (B 75

http://www.iep.utm.edu/k/kantmeta.htm#H4

8 Ara 2008

tez_2008_12_08

temiz temiz yazmaya başladım..acaba geçmi kaldım diye sormadım...

2 Ara 2008

sonuca doğru

Deneyim ile elde ettiğimiz çokluğun kontrol altına alma isteği..........Analiz / İndirgemeler

Deneyim ile elde ettiğimiz çokluğa teslim olma..............................Akış/Oluş,

Algı-----Özneyi yücelten bir çoklukla başa çıkma yöntemi Rasyonel
Bilgi----Nesneyi yücelten bir çokluk ele alışı ideal
Sezgi----öznenin hem kendi çokluğunu hem nesnenin çokluğunu bütünsel kavrayışı, aynı anda...vs


çokluğun açılımı.........................Akış içinde doğrudan deneyim

Çokluğun kavranışı.......................sezgi

27 Kas 2008

asistsssssssssssss??????????????????????????????????????

25 Kas 2008

gizini açma

“Techne sözcüğünün pek erken zamanlardan Platon’un zamanına kadar episteme sözcüğü ile bağı vardır. Her iki sözcükte en geniş anlamıyla bilmenin adlarıdır. Onlar bir şeyde bütünüyle yurdunda olmak, bir şeyi anlamak ve bir şeyde yeterli olmak anlamlarına gelirler. Böyle bir bilme açılma sağlar. Açılma olarak bilme, gizini açmadır. Aristotales,...episteme ile techne arasında ayırım yapar ve aslında bunu onların neyin gizini-açtıkları ve nasıl açtıkları bakımından yapar...teknik gizini açmanın, hakikat olmanın bir tarzıdır.” (Heidegger, M., 1998, Tekniğe İlişkin Soruşturma, Paradigma Yayınları,s:? Bak listeye ekle)

Zumtor hafızanın imajlarda depolandığını söyler. Ve zamanla hafızamızda biriken imajların aslında kişisel olmadıklarını hepimizin aynı imajları paylaştığını söyler. Hepimizin kafasında ki birçok tanımın aynı olduğunu fakat üretim anında herkesin sahip olduğu tanıdık durumları başka bir gözle görürüz der. Şekli olan durumların hiçbir önemi olmadığını, önemli olanın imajların duygusal yada deneyimsel degeridir. Formun inşa sürecibnde gelişen bir durum olduğunu söyler. (Zumtor, P., 1998, s:90-99)

Deneyim hem kollektif hem de özel yaşamda bir gelenk işidir. Anılarda sıkı sıkı saptanmış tek tek durumlardan çok, biriktirilmiş, çoğu kez bilincine varılmamış, ancak hafızada birbirine kaynaşmış verilerden oluşur.” (Benjamin, W., 2001, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, s: 118)

Kategoriler üzerinden gidilen ele alışta ise genellemeler ile sürekli bir derleyip toplama yapılmaktadır. Bu ele alışa analiz yöntemini örnek olarak verebilriz. Elimi, yıkadığım su, nehirde akan su, yağmur suyu, çiçeklerimi suladığım su, yemeğin suyu...vs 100 derecede kaynayan, şeffaf bir su tanımına doğru toplama işlemi ile genellenir. (folding) Deneyim ise bizde önsel bir bilgi olarak varolsun yada olmasın suyun insana ait (öznel) hale gelmesini sağlar. Genel bir varlık tanımı olan su yemeğime kattığım su, çiçekleri suladığım su, toprağı çamur yapan su..vs gibi açılımlanır.(unfolding) yeni deneyimler ile ortaya çıkan yeni durumlar daha önce sahip olduklarımız üzerine eklenir, ve onlar üzerinde değişimlere sebep olarak yeni deneyimleri doğurur. Bu içiçelik insan ve çevresi için özne ve nesne ya da zaman mekan gibi kategorilerin değil, ilişkilerdeki potansiyel çoklukları hesaplayamayacağımız ve sonuçlarını tam olarak yönetemeyeceğimiz bir evren tanımıdır.

nitelik!

Nitelik:Tasarım sürecinin niteliksel açılımı onun zamansallığıdır, bu zamansallık dediğimiz şey ise durumların kapalı devreler olarak değil zamana yayılı olarak ele alınması. Tesadüfi olanın öngörülemeyen olanın, hiç hesaba katılmayan şeylerin belirme ihtimali. Bu ihtimali nasıl ortaya çıkarırız... tasarımcıyı ve etkileşimde bulunduğu herşeyi zamana yayılı kılarak. Özne klasik anlamda zamanda donmuş bir nesne olmaz. tasarımcının geçmişi, yaşanılan tüm deneyimler tasarım anında aktiftir, nesnelerin üzerinde barındırdığı nitelikler(zaman) da tasarımcıya açıktır. öznenin karakteri, yaşadıkları, tercihleri onun kaderi iken nesnelerinde malzemesinden, onunla hangi durumda karşılaştığımız, nesne üzerinde birikenler de tasarım anında onun kaderini oluştur. bu karşılıklı kaderler bir karışım oluşturur. tasarımcı için kararlarında, tercihlerinde sahip olduğu birikimleri aktif kılan aynı zamanda nesneyi ele alışında nesnedeki farklı zamanları da kavrayışı sezgileriyle olur. sezgi analiz değil, ön görü yok, duygu değil. bedeni, zihni, nesneyi bir anda birleştiren bir kavrayıştır.....

Nitelik ne tek başına özne kavramı ile ne de tek başına nesne kavramı ile açıklanamaz. Klasik anlamda özne nesne ayrımı üzerine bir nitelik tanımı yapmaya çalışırsak nesne üzerinden nitelik tanımı sağlamlık, dayanıklılık gibi işlevsel değerler yada güzel, hoş gibi estetik değerler olarak karşımıza çıkar. Özne üzerinden yaptığımız nitelik tanımında ise özneye yakınlığı bulunan, bir sebepten tercih edilen olmasından dolayı durumları nitelikli olarak değerlendirebilirdik.

Fakat nitelik esas olarak ne tek başına özne ne de nesne tanımındadır. Nesne ve öznenin birbirine karıştığı, bütün içindedir. Güzel, iyi, doğru olanın tanımının yapılmasının bir sorun haline gelmesi daha çok özne nesne ayrımı üzerine kurulu modern hayatın sorunudur. Nitelik tanımının ihtiyacı zamansal olan durumların hayatımızdan çıkarılması ile daha belirginleşmiştir. Doğanın kendi zamansallığı ile uyum içindeolmadığımız gibi kendi zamanımızında dışına çıktık.

Dış etkilere kapalı, kültürleri kendi içinde bütünleşmiş yaşanılan dönemlerde, bir şeyin niçin güzel olduğu üzerine konuşmak gereksizdi; bunun için ipuçları çevrede vardı. Güzelin, iyinin ve doğrunun arasındaki ilişkileri doğada bulabilirdik. (Erzen, J., 2000, s:18-20) Bir anlamda kendimiz ve çevremiz ile ilgili nasıl sorularını sormaya başlayışımız

24 Kas 2008

Merleau-Ponty Algılanan Dünya

Klasik dönemin bilimcisinden farklı olarak bugünün bilimcisi şeylerin ta kalbine, nesnenin kendisine indiği gibi bir yanılsama taşımıyor. Görelilik fiziği de mutlak ve kesin nesnelliğin bir düş olduğunu bu noktada onaylıyor: her gözlemin konumuna sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekle ve mutlak bir gözlemci düşüncesini bir yana bırakıyor. Bilimde saf ve konumlanmamış bir zekayı kullanarak, insan eli değmemiş, ancak Tanrı’nın görebileceği saf bir nesneye erişmekle övünemeyiz artık. Bu da bilimsel araştırmanın zorunluluğunu hiç azaltmıyor, kendi kendini mutlak ve tam bir bilgi sayacak bir bilimin dogmacılığını çürütüyor sadece. İnsan deneyiminin bütün öğelerine, özellikle de duyumsal algımıza hakkını veriyor .(Ponty, M., M., 2005, Algılanan Dünya/sohbetler, Metis Yayınları, s:16)

Öklit dışı geometriler sayesinde uzamın kendisinde bir eğiklik tasarlanmış oldu. Sırf yer değiştirdikleri için şeylerde bir değişiklik olduğu tasarlandı. Uzamın parçalarının heterojen olduğu, uzamın boyutlarından birinin öbürünün yerini tutmadığı ve devinen nesnelerde kimi değişikliklere yol açtığı düşünüldü, işte o zaman her şey değişti. Özdeşlik alanıyla değişim alanının kesin çizgilerle ayrılıp farklı ilkelere bağlı kılındığı bir dünya yerine, nesnelerin kendi kendileriyle mutlak bir özdeşlik içinde bulunamayacağı bir dünya var karşımızda: biçimle içeriğin sanki belirsizleşip birbirine bulandığı bir dünya. Uzamdaki şeyleri uzamın kendisinden, saf uzam düşüncesini de duyularımızın bize verdiği somut görünümden kesin hatlarla ayırt etmek artık olanaksız.(Ponty, M., s:21

Deneyim alanımızda pek çok nitelik var ki vücudumuzda uyandırdıkları tepkilerden soyutlanınca hiçbir anlama gelmezler. Örneğin bal. Aheste bir sıvıdır bal; belli bir kıvamı vardır, ele gelir ama tutulur tutulmaz da parmakların arasından sinsice sıyrılıverir, ne yapıp edip kendine döner. Onu tutmak isteyenin eline yapışarak rolleri tersine çevirir. Canlı el, bulgulayan el, biraz önce nesnesine egemen iken, balın çekim alanına girer. Bu çözümleme sartre’den:

Bir anlamda, burada elde tutulan şeyde olağanüstü bir uysallık var, bir sırnaşık köpek bağlılığı var; ama bir anlamda da bu uysallığın altında, elde tutulan şey elde tutanı alttan alta da kendine mal eder. (Jean-Paul Sartre, L’étre et le néant,1943, yeni basım “Tel” dizisi, 1976, s:671

Balın kıvamı gibi bir nitelik ancak bedenli özneyle o niteliği taşıyan nesne arasında kurduğu diyalog yoluyla anlaşılabilir; bütün bir insan tutumunu simgeleyebilmesi de bundan; bu niteliğin bir tanımı varsa insani bir tanmdır.

Bu açıdan bakıldığında her nitelik öbür duyulara özgü niteliklere kapı açar. Bal şekerlidir. Şeker tadı ise tadlar arasında yapışkan bir varoluştur, tıpkı dokular arsında balın yoğun kıvamı gibi. Balın yoğun olduğunu söylemekle şekerli olduğunu söylemek farklı biçimlerde ifadelerdir. Bal dünyanın bedenime ve bana yönelik belli bir tutumudur. Bundan dolayıdır ki sahip olduğu farklı nitelikler sırf yanyana durmaz, balın varoluş ya da davranış biçiminin dışavurumları olmaları bakımından hepsi bir va aynıdır. Şeyin birliği niteliklerinin arkasında yatmaz, her bir nitelik o şeyin birliğini doğrular, niteliklerin her biri şeyin tamamıdır.

Limonun sarılığı limonun niteliklerinin hepsine bulaşır, limonun her niteliği öbürlerine bulaşır. Limonun ekşiliği sarı, sarılığı ekşidir; bir pastanın rengini yeriz ve o pastanın tadı “ besin sezgisi” adını vereceğimiz şeye pastanın biçimini ve rengini sunan araçtır...bir havuzdaki suyun akışkanlığı, ılıklığı, mavimsi rengi, dalgalılığı... her biri içinden öbürünü gösteriverir...syf 30


bütünü tanımlmak için beden

Maurice Merleau-Ponty


(1908-1961) Sartre ile birlikte varoluşçu felsefe ile görüngübilimsel felsefenin önemli kurucuları arasında gösterilen Fransız felsefeci. Varoluşçuluk ile görüngübilim arasında kesin çizgilerle bir ayrım yapmak güç olmakla birlikte, Maurice Merleau-Ponty çoğunluk "varoluşçu görüngübilim" adıyla anılan felsefesini çok büyük ölçüde Husserl'in düşünceleri ışığı alanda geliştirmiştir.


Maurice Merleau-Ponty 'nin hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca kendisine hedef olarak belirlediği temel sorun, Sartre'ın varoluşçuluğuna da yer ettiğini düşündüğü Descartesçı felsefenin doğal içerimi olan özne-nesne ikiliğidir. Husserl 'in "öndeyileyici yönelmişlik" tasarımı ile Heidegger'in "dünyada bulunmak " olarak insan varlığına getirdiği yorumun ışığı alanda Merleau-Ponty, kendimizi içinde bulduğumuz bir deneyim alanı olarak dünya betimlemesini geliştirmiştir.


Sartre 'ın "özgürlüğe mahkûmuz" görüşüne karşı Maurice Merleau-Ponty , bütün insanların birer "anlam avcısı" olduğunu dile getirerek hepimiz de "anlama mahkumuz" düşüncesini öne çıkarmıştır. Ortaya atağı düşüncelerle kişinin kendisini ancak başkaları üzerinden bilebileceğini, bu anlamda düşüncelerimizin de eylemlerimizin de bizi tanıladığını, bunun da önemli tarihsel içerimleri bulunduğunu savunmuştur. Gerçek insan doğasının asla değişime dur demeyeceğini belirten Maurice Merleau-Ponty , felsefeyi doğruluğu varlığa getiren bir sanat olarak görmüştür.


Maurice Merleau-Ponty 'nin çıkış noktasının özünü Husserl'in “epokhe” düşüncesi oluşturmaktadır. Ancak ona göre amaç Husserl'de görüldüğü üzere Descartes 'ın kuşku felsefesinin yapısı içine sıkışıp kalmak değil, tam tersine yaşananın can damarını oluşturan algıya ilişkin bir açıklama sunmak olmalıdır. Nitekim Maurice Merleau-Ponty yaşamı boyunca Fransız bilinç felsefecisi olarak bilinmesine karşın düşünceleriyle kendi konumunu aşama aşama Sartre ile Husserl'in görüngübilimsel konumlarından ayırmıştır. Bu anlamda Merleau-Ponty 'e göre görüngübilimsel epokhe, yaşanan yaşantının bilincinin içkin özleriyle ilişkiye geçme olanağı sunmaktadır. Epokhelerin burada oynadığı başlıca rol, bütün nesnelliğiyle birlikte verili doğal dünyadan bir kopmayı sağlıyor olmalarıdır. Düşüncelerini her zaman için Descartesçı "Cogito"nun ("Düşünüyorum, demek ki varım”) soyutluk ile boşluğundan olabildiğince ayrı tutmaya özen göstermiş olan Merleau-Ponty, bedenli olmanın belli bir dünyaya bağli olmak olduğunu göstermeyi erek edinerek geleneksel anlamda ruh ya da zihin karşısında ikinci plana itilen bedene saygınliğını yeniden kazandırmaya çalışmıştır. Bu anlamda Merleau-Ponty 'e göre bedenimiz baştan beri hep dünyada olagelmiştir; dolayısıyla "kendinde beden" diye bir şeyin varlığından söz etmek olanakli değildir. Algı bu anlamda hep belli bir bağlamda ya da durumda gövdelenmiş bir algıdır; yoksa "kendinde algı" diye bir şey söz konusu değildir. Özelde "algıliyorum" demek kesinlikle Descartes'ın "düşünüyorum" una karşılık gelen bir şey değildir; ne de "algılamak" nesnel bir biçimde görülerek evrenselleştirilebilir bir eylemdir. Algılayan öznenin gövdelenmiş olma değergesi bu anlamda yaşanan anın görüngübilimsel betimlemesinin yapılabilmesinin önünü açmaktadır. Bu noktada Merleau-Ponty 'e göre böyle bir betimleme içinde, yani görüngübilimsel epokhe içindeyken algılanan şey, kendisi hakkında söylenen şeye eşittir.


Merleau-Ponty Merleau-Ponty 1942 yılında yayımladığı daha ilk kitabı Davranışın Yapısı 'nda (La Sttucture de comportement) döneminin ruhbilimi ile fızyolojisindeki egemen anlayışların kapsamlı bir eleştirisini sunduktan sonra algının varolan bütün her şey karşısındaki önceliğini temellendirmeye çalışmıştır. Bu arada geleneksel felsefenin algıya salt halüsinasyonlardan (varsayımlardan) ayrılığını tanıtlamak amacıyla yaklaşmasının altında yatan nedenleri sorgulayarak, kuşkuculuktan kurtulmak adına algıya yaklaşılmış olmasının, algının edimsel anlamıyla araştırılmayışının başlıca nedeni olduğunu ileri sürmüştür. Algı görüngüsüne geleneksel yaklaşımın ne denli yetersiz olduğuna kanıt olarak da "yalnızca yeni bir algı adına bir önceki algıdan kuşku duyma" alışkanlığı" ya da gerçeğini göstermiştir. Bir yanılsamanın ya da varsamın kurbanı olunduğunun bulgulanması bu anlamda algının bütün bütün yoksayılması için yeter neden değildir. Merleau-Ponty tam bu noktada düşünüm ile düşünümün olmadığı yaşantıda "verili olan" arasında bir ayrıma gitmiş; bu ayrım doğrudan doğruya Merleau-Ponty 'nin sürekli eleştirdiği çözümleme anlayışına karşı seçenek olarak önerdiği "köktenci düşünüm" tasarımını doğurmuştur. Buna göre çözümleyici düşünce yaşantıyı (deneyimi) duyumlar, özellilder ve bunlar arasındaki ilişkiler olmak üzere önce parçalarına yırmakta, sonra da bunları kendi içinde tutarlı bir bireşime ulaşasacak, yaşantılar dünyasının birliğini ve bütünlüğünü yeniden kuracak özel bir güç arayışına girişmektedir. Bu eleştiriye karşın Maurice Merleau-Ponty 'nin yapıtlarının çözümleyici felsefeciler arasında öteki görüngübilimcilere göre çok daha büyük bir okuyucu kitlesi bulmuş olması ilginçtir.

Merleau-Ponty 'e göre beden ne öznedir ne de nesne; ama buna karşın bütün bilme etkinliklerimizi derinden etkileyen anlaması son derece güç bir varoluş kipidir. Hemen bütün yazılarında bedenin dünya ile girdiği ilişki açılimlarını araştıran Merleau-Ponty, bu araştırmaları boyunca deneysel koşullar altında özerk bilgi istemiyle yola koyulan bilimsel ve Eelsefı düşüncelere karşı çıkmıştır.

Daha geç tarihli bir yazısı olan "Göz ile Tin" de ise ("L'Oeil et 1'esprit", 1961) bedenin dünya ile olan ilişkisinin niteliğini resmetmeye çalışmıştır. Benzeri bir çabayı, dil üstüne düşüncelerini Saussurecü dilbilim görüngübilime sokarak derinleştirdiği ve algoritmik bir dilin olanaklılığını savunduğu çeşidi yazılarının toplandığı Göstergeler 'de de (Signes, 1960) görmek olanaklıdır. Merleau-Ponty 'e göre bir yanda bilim öbür yanda aşırı soyut düşünme alışkanlığı, felsefenin her nesneyi, her kişiyi, düşünülebilecek her görürıgüyü bir veriler toplamı olarak düşünmeye başlamasına yol açmıştır. Felsefecilerin başlıca ödevinin şeylerle düşünsel ilişkiye geçerken onları bilimin betimlediği gibi değil de oldukları gibi görüp öyle de göstermeleri olduğuna inanan Merleau-Ponty, bu bağlamda hergünkü dolaysız deneyimlerimizde karşılaştığımız yaşam dünyasına (Leben.nı.el~ geri dönmemiz gerektiğini savunmuş tur.


Çoğunluk Merleau-Ponty nin Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri nde sunulu dil kuramını kendi görüngübilimini sağlamlaştırmak amacıyla kullandığı bilinse de burada Merleau-Ponty için yapısalcı dilbilim ve göstergebilim kuramlarının odağında bulunan iki Saussurecü ilke özellikle önemlidir. Bunlardan ilki anlamın dilde göstergeler arasındaki "sesçiller" aracılığıyla oluştuğuyken, ikincisi dilin sesçilliğinin araştırılmasıyla varolan kullanımlann doğasının açıklanamayacağıdır. Nitekim Merleau-Ponty , Dünya Yazısı (La Prose du monde, 1969) başlikli çatışmasında, "Saussure'ün kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklikta...sözcüğün ya da dilin tarihinin şu anki anlamım belirlemediğini" dile getirmektedir. Merleau-Ponty ’nin bir göstergebilimci olarak yapısalcı dilbilimde bulduğu, hiç kuşkusuz öznenin dünya ile yaşadığı deneyim üstüne yapılan önemli vurgudur. Bu bağlamda Descartes'ın "Cogito"sunu "dünyaya ait iken kendime de aidim" biçiminde dönüştüren Merleau-Ponty, dünyayı bir bilgi nesnesi olarak kurma uğraşı içinde olan her türden çabanın, bedenin dünyaya katılışım kavrama çabası önünde ancak ikincil değerde bir felsefe olarak görülmesi gerektiğini savunmuştur. Nitekim Merleau-Ponty başyapıtı sayılan –Algının Görüngübilimi (Phenomenologie de la perception, 1945) başlıklı kitabında geliştirdiği özgün düşüncelerle seçkin bir beden felsefecisi olarak değerlendirilir olmuştur.


Merleau-Ponty 'nin büyük bir felsefe dayanışması içinde olduğu Sartre ile ilişkileri, Sovyetler Birliği'ni ve yurttaşlarına yönelik uygulamalarını kayıtsız şartsız savunmasıyla kopma noktasına gelmiştir. Buna karşın ölümüne dek Marxçılığını sürdürmekle birlikte, Sovyet Komünist Partisi'ne yönelik eleştirilerde bulunmaktan da geri kalmamıştır.
Merleau-Ponty'nin başlıca diğer yapıtları şunlardır:


Marxçı bir gözle yazılmış Humanisme et Terreur (İnsancılık ve Şiddet, 1947;

Yazın ile resim üzerine yazılarını da içeren bir ilk yazılar toplamı olan Sens et non Sense (Anlam ile Anlamsızlık , 1948);


Marxçılık üzerine bir yazılar toplamı olan Les Aventures de la dialectique (Diyalektiğin Serüvenleri , 1955)

Merleau-Ponty'nin kendi görüngübiliminin ana izleklerini yeniden ele aldığı tamamlanmamış kitabı La Visible et L’invisible (Görünen ile Görünmeyen, 1964).



Felsefe Sözlüğü- A.Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü.Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları