Tüketmek Zorunda Olduğum Enerji Fazlalığı İşlemek İstediğim Günahlar Kısaca deryada deryalıklar!
24 Eki 2011
Sanatı Anlamak! Sanatı Avlamak!
4 Eki 2011
26 Eyl 2011
And one pill makes you small
And the ones that mother gives you
Don't do anything at all
Go ask Alice when she's ten feet tall
And if you go chasing rabbits
And you know you're going to fall
Tell him a hookah-smokin' caterpillar
Has given you the call
And call Alice when she was just small
When the men on the chessboard
Get up and tell you where to go
And you have just have some kind of mushroom
And your mind is movin' low
Go ask Alice, I think she'll know
When logic and proportion
Have fallen sloppy dead
And the white knight is talking backwards
And the red queen's off with her head
Remember
What the doorman said
Feed your head
Feed your head
19 Eyl 2011
18 Eyl 2011
cabinet of curiosities
Modern müzelerin ilk hali 16.yy.
İnsanın çevresindekileri anlama ve anlamlandırmak için birtür organizasyona gidişinin mekansal belirişi diyebiliriz
sanırım. Gerçekten anlamak için avlıyor ve nesneleştiriyor, kendisinide bu nesnelerin karşısındaki özne olarak
tanımlamalarda bulunuyor. Etrafındaki yaşam ile ilişkisini deneyimsel olmaktan kurtarıyor. Öngörülemez olan karşılaşmalar tek bir mekanda ve kurgulanmış tek bir zamanda öngörülü hale geliyor.
15 Eyl 2011
13 Eyl 2011
9 Eyl 2011
nasıl?
Dilin simgesel bir sistemi olduğu gibi(yapısalcı soylem), bilinç dışınında simgesel bir sistemi vardır. Yani dil gibi bilinçdışıda bir göstergeler sistemidir. Dışsal gönderimleri yoktur.
Özne Dil aracılığı ile kendini göstergeler sistemine dahil eder.Kendini simgesel düzende bir gösteren olarak işaretlenmiş bulur ve öznelliğini bu şekilde kazanır. Dil öznenin gerçeklikle ilişkisini düzenler.Dil kültüre giriş ve bilinçdışının, öznelliğin kuruluşunu ifade eder. Dil'e giriş kültüre giriştir ve aynı zamanda, bu süreç, Lacan'ın analizinde, bilinçdışının oluşumunun ve işlevinin açıklanmasını verir
Lacan'ın Freud'un çalışmasından ısrarla aldığı ve kendi kuramında merkezi bir yere koyduğu formülasyonlardan birisi Oidipus Karmaşasıdır.
Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Çocuk babasının adını edinerek simgesel sisteme adım atar.
Jacques-Marie Emile Lacan
Lacan daha cok bilinç ve bilinç dışı ile ilgilenen Freud un takipçisidir.Benlik psikolojisinden uzaktır. id-sper ego- ego kuramından uzaktır.
Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı şekilde bu dilbilim modeli izlenmiştir.Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.
6 Eyl 2011
26 Ağu 2011
Pangaltı da sokaklar iner ve cıkar, yağmurda kayış gibi parlar.
Asılı sokak lambaları rüzgarda kimi yanar, kimi söner.
Sokağa ancak pislikleri ile dokunan ev köpekleri ve kendini sokağın halısı
sanan sokak köpeklerinin karışan kokuları
ama asıl meyhanelerden sızan kahkahalı rakı anasonu.
Hep severim, kocaman bir gökyüzü görünür bu sıkışıklıkta.
Hep ferahlatır bulutlar ve balkon demirindeki kumrular.
Yaşlıdır, sıvalar dökülür ama hep bir travesti neşesidir.
Acılıdır zanneder bilmeyen gülüşleri, halbuki ne kadar da gerçektir
cesareti olan bilir.
Arabesk yaşanır belki ama rakı beyaz örtülerde
içilir, çok yaşlı teyzeler kürk giyer özel günlerde, tohumlu hardal
dökülür karamelize olmuş soğana. Kadınlık topuklarda taşınır,
erkeklik sarhoş türkülerle söylenir, travestide okşanır!
19 Ağu 2011
9 Ağu 2011
iz
Filleri severmiş,
Doğal yapılara ilgisi varmış
yaşayacak bir yer bulmak için, seyre dalar düşünürmüş...
O bir mimarmış
Bir gece,
düşünüp durduğu bir gece;
Su, toprağa dokunmuş,
dokundukça ses çıkmış ya,
suyun toprağa kavuştuğu yere uzanıp
gizlenmiş bir örtünün ardına...
Gizlenmiş gizlenmesine de,
kendinden mi, dünyadan mı bilememiş...
Bırakmış kendini,
suyla toprak bir olunca
Şaşırmış...
Dünya pek anlaşılmazmış, anlamak istiyormuş
kendini anlamak istiyormuş
Bu yüzdenmiş suyun toprağa kavuştuğu yerde durması...
Aslında "her şey'le b i r olmak"mış dileği
Bazen de,
dünyayı anlıyor ama kendini anlamıyormuş.
Bir deniz kızı da olabilirmiş...
ama bir gözü denizde, karaya geri dönmüş.
gözlerini kapatıp
Uyumuş.
Kendini h i ç sanıyormuş
ama öteye giderken, diğerinde i z bırakmış.
Diğeri ise almış eline i z 'i
evirip çevirmiş,
kurcalamış da kurcalamış...
Mekân zamana, zaman mekâna karışmış.
Elinde i z,
bir gidene, bir kendine,
sonra da yüreğine bakmış...
Ve toparlayıp olanca gücünü,
durmuş ayak parmaklarının ucunda
öteye yönelmiş belli belirsiz;
"S i n e k l i b a h ç e m i n b u l u t u n u ç a l m a . . ."
diye bağırmış da rahatlamış...
25 Tem 2011
Hem çok ölçülü, hiç çaktırmaz, hem çok küstah acıtıyor.
Çok kocamanmış gibi içim abartıyor, ama küçük bir kadınım ben
bana sığmıyor.Orda öylece duruyor, yeşil çay içiyor, tükürüyor.
Ama susuyor bir de dumanlı. Öyle mutlu diil bu hal içimden dışıma
taşmıyor, içe doğru bir oyulmuş ama acı da değil.
Hüzünmüş mü, kırıkmıymış, divane mi, ne?
23 Tem 2011
goodbye!
And laughed at by the gods
And now the final frame
Love is a losing game
29 Haz 2011
24 Haz 2011
Hiçbirşey yoktan varolmuyor!
31 May 2011
Oysa sadece oylece olan biteni izlemek yetecekti. kimbilir!
25 May 2011
17 May 2011
duyumsa...

DUYUM (SENSATION)
Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,
Gideceğim, sürtüne sürtüne buğdaylara:
Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların,
Yıkasın bırakacağım başımı rüzgâra!
Ne bir şey düşünecek, ne bir lâf edeceğim.
Ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi;
Göçebeler gibi, uzaklara gideceğim,
Mutlu, sanki yanımda bir kadın varmış gibi.
ARTHUR RIMBAUD
Çeviri : Orhan Veli Kanık
16 May 2011
hiçbirşey e dokunmasın kimse artık!
15 May 2011
espas
Kompozisyon elemanları içinde bırakılması gereken anlamlı boşluklar
Aralık, boşluk
Bir kelimenin harflerini ayırmak için kullanılan harflerden daha kısa ve küçük metal çubu
14 May 2011
Ölümde çürümek vardır şüphe gerektirmeyecek
kadar apaçık. Yaşamın ucu açıklığını, değişimi
biz görmek istersek görürüz. Ölüm de kontrol hissimiz
alınıverir bizden, bir teslimiyet olur. Kontrol etme arzusu
bunu bir yokoluş gibi görmeye odaklansa da
yokolmaz hiçbirşey. Açılır, daha çok açılır, hep açılır...
"çürüme, ondan çıktığımız ve ona döndüğümüz bir dünyayı
özetlemektedir." Bataılle, G., Erotizm, s:61
8 May 2011
24 Nis 2011
Dolayımsız bilgiye baska bir bakıs
Bu sav a göre öznellik kuramındaki temelcilik bir hayaldir. Novalis, özne ile nesne arasındaki ayrımın kaynağındaki nihai temelle bilişsel temasın mümkün olmadığı sonucuna varır. Bu nokta da Fichte'nin tutarsızlığını ortaya atar. Fitchte, söz konusu zeminin "zihinsel sezgi" (intellektuelle Anschaung) dediği eylem aracılığıyla kavranabilir olduğunu ve bu eylemle oluşturulduğunu varsayar. Fakat Ben'in kendisine dair dolayımsız, düşünseme öncesi bilinci olması gereken bu zihinsel sezgi kavramına, Ben'in bilen öz-ilişkisi fikrini de dahil eder. Fichte'nin arzu ettiği düşünseme öncesi, bilinçli dolayımsızlık imkansızdır.
Öznelliğin nihai zeminine bilişsel olarak erişmenin imkansızlığı, Novalis'i bu zeminin varlığından kuşku duymaya sevk ETMEZ!, tıpkı Kant'ı da böyle bir kuşkuya düşürmediği gibi.. Novalis bu imkansızlık karşısında, Hegel gibi bu Mutlak'a nüfuz edebilecek, düşünsemeli olmayıp kavramsal olan özel bir düşünce formu tasarlamanın cazibesine de kapılmaz. O ifade edilemez (das Unsagbare), söylenemez olan fikrinin, deneyim imkanının anlatılmasında hayati bir rolü olduğunda ısrar ederek, Mutlak'ın yüceliğine izin verir. aLINTI: Fitchte-Studien 1: 16/NS 2:114( Bu kitap ingilizceye çevrilmemiş ama Cambridge Texts in The History of Philosophy dizisinde yer alacakmıs. Jane Kneller çevirisiyle.
Koşulsuz olana ulaşmak için elimizde olmadan çırpınıp dururuz, ama bütün umabileceğimiz, onun koşullandığını keşfetmektir.
Alıntı: Blüthenstaub 1, NS 2:413/PW S:23?
(Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, sanat-hayat 18, W. Benjamin, sunus Fred Rush, s: 33-34)
Kant' a göre DEHA, "estetik fikirler" dediği şeyleri yaratan yetidir. Ussal fikirler gibi, estetik fikirler de duyusal deneyimin ötesindeki bir bütünlüğü temsil etmeye çalışır. Fakat ussal fikirlerden farklı olarak estetik fikirler duyusal form altında tikelleşir ve somutlaşır.
Bir estetik fikir, belirli kavramlar altında tamamen kapsanması mümkün olmayan çok katmanlı bir SEZGİ dir.
Estetik fikirler kavramları resmederler, ama katmanlı bir sezginin tikel kavramlar altında nasıl yorumlanacağını yönetmezler. Estetik fikirler bir eserin yapısında Kant'ın "estetik sıfatlar" dediği şey sayesinde mevcuttur.
(Critique of the power of judgment, çev. ve ed. P. Guyer ve E. Matthews Cambridge ve Newyork, Cmbridge University Press, 2000)
Sanat ve Edebiyatta eleştiri, W. Bejamin, sunuş: Jena Romantizmi ve Benjamin'in Eleştirel Epistemolojisi, Fred Rushs s: 31
yani ağlamak yırtılmak aslında!
Romantizm, Hiç kuşkusuz, bir kez daha geleneği kurtaran en son harekettir. Bu dönemdeki ve alandaki olgunlaşmamış girişimleri, tüm insanlığa yolundan sapmadan akması gereken geleneğin bütün gizli kaynaklarının anlamsızca ve savurganca teşhirini hedef alır. (Briefe 1: 138) (Sanat ve Edebiyatta eleştiri., Alman Romantizm'inde Sanat Eleştirisi Kavramı, Walter Benjamin,Sanat Hayat 18, s: 21)
"...Benjamin'in yazıyı ve sanatı kavrayışının kilit unsuru olan, romantizimden çok Hölderlin'den devşirilmiş nesnellik(ayıklık) kavramını tanımlama çabasına ayrılmış olması tesadüf değildir. Benjamin'in, bu tezi sanat yoksunluğundan, akademinin yüzeyselliğinden korumak için başvurabileceği yagane araç, tezi, kendisininde dediği gibi, yorumlamanın bir sanat eserinin haysiyetine eriştiği doktrin mertebesine yükseltmekti. Kendi içinde "ezoterik" olan bir yazı üretemeyen bu proje, en azından Benjamin'in nesnellik, ayıklık olarak tarif ettiği ezoterik olanın gerekliliğine işaret edebilecekti"(Sanat ve Edebiyatta eleştiri., Alman Romantizm'inde Sanat Eleştirisi Kavramı, Walter Benjamin,Sanat Hayat 18, s: 16, önsöz)
"Ezoterik olan, yani 'hakikatin tarihle ilişkisi' Benjamin'in asla ufkundan çıkmamıştır.
W. Benjamin: Romantik eleştiri kavramından, modern eleştiri kavramı doğmuştur; ancak, romantikler için "eleştiri" hayli ezoterik bir kavramdır. (Briefe1:203) s: 23"
23 Nis 2011
Basit olmak neden bu kadar zor...
13 Nis 2011
Brunelleschi demonstration of perspective (c.1420)
İfade yaşamanın neresindedir peki?
Nature---Culture oldu, yaşam doğa ve insan da özne mi oldu?
Oidipus ve baba ile özne olma ilişkisi
Oidipus aracılığıyla simgesel sisteme geçiş öznenin kuruluş sürecidir. İnsan yavrusu, böylece kendi bütünsel gerçekliğinden koparılarak simgesel gerçekliğin alanı içinde insan olma yoluna girer. Bu sırada, Oidipus yasası gerçek gerçeklik ile kişinin kendi arasında ve daha da öte kişinin kendi gerçekliği ile gerceklik düsüncesi arasında bir yarılmaya / bölünmeye yolaçar. Çünkü kendini Kültürel Düzenin simgeleriyle düşünen özne, bu anda kendine yabancılaşmakta, kendine ve çevresine dair bakışı dolayımlanarak mesafelenmektedir. Simgenin anlamı burada açıktır; dolayımsız ikili ilişkinin (anne-çcocuk) arasına giren üçüncü bir ögedir burada simge.
İnsan yavrusu, bu simgeyi kullanmakla kendini ötekinden ayırma imkânı edinir, ancak bu imkânın kendisi kendini bir zorunluluk olarak kabul ettirir. Yani bir Yasa olarak. İste, bu noktada simgesel düzenin başlıca yasasını Babanın Adı olarak ortaya çıkar. Baba, burada simgesel olarak Fallus’a sahip olan yetkeyi temsil eder. Fallus, cinsel organ anlamında değil simgesel yasanın yetkesini temsil etme anamındadır.Fallus’a sahip olan Babanın Adı’dır ve çocuk bu adı tanıyarak kültürün ve dilin dünyasına girer ve özne olarak o dünyaya tabi olur. Açıktır ki Hadım Edilme Korkusu denilen süreçte aynı şekilde simgesel bir süreçtir.
Lacan’a göre, Oidipus karmaşasıyla simgesel düzene dahil olmak, daha önce, Dil dolayımıyla belirtilmiş olan iki temel noktanın geçekleştirilmesi anlamına gelir.
Bilinçdışının kuruluşu,
ve böylece birey-öznenin kuruluşu.
Oidipus karmaşası olarak belirtilen karmasa ya da Yasa, anne ile çocuğun doğal ilişkisinin yasaklanması, ve bu yasakla doğan bilincdışı arzunun Babanın Adı'yla yeni imgesel biçimlerle ikame edilmesiyle çözülür. İnsan yavrusu böylece toplumsal biçimleri edinir ve birey-özne olur.Özetle, kültürel düzene girişin anahtarı bu kökensel bastırmayla sözkonusu olmaktadır.
Dil toplumsallığı, kültürü, ve dolaysıyla da bunları ifade eden yasa ve yasakları taşır. Dolayısıyla dil aracılığıyla, yani simgesel sistem aracılığıyla kültürel düzene dahil olan insan yavrusu, daha farkında olmadığı ve hiçbir şeye karar veremediği bir evrede, bu düzen (Simgesellik) tarafından biçimlendirilecek, onun en temel değer yargılarını ve unsurlarını içselleştirecek ve bu yolla insan olmaklığa adım atacaktır. Dilin simgesel sistemine geçiş, burada kültürel düzene geçmekle aynı anlama gelmektedir. Biyolojik bir canlı olmaktan düıünebilen bir canlı olmaya doğru bu geçişte, birey-özne kültürel bir kod olarak kodlanmış olur
Lacan hem freud un yolundan gidiyor, pozitivizme karşı bilinçdışını
anlamaya yöneliyor ama çoğunlukla klasik bilim yöntemleriyle diyebilir miyiz?
Lacan yapısalcılık üzerinden, özellikle ve belirgin olarak Yapısalcı Dilbilim üzerinden psikanalizi değerlendirmeye yönelir ve bu yönelimin ilk ortaya çıktığı yer psikanalizin bir bilim olarak nasıl anlaşılması gerektigi noktasıdır. Sonrasında nesnesini (bilinçdışını) ele alırken de aynı şekilde bu dilbilim modeli izlenmiştir.Bunun sonucunda, Lacan'ın Freud'u yeniden okuması geleneksel psikiyatriye göre çoğu zaman bir anti-psikiyatri olarak görünür.
7 Nis 2011
acı olmazdı. Ya ayrı kalmak bir şeylerden,
ve bir şeyleri kaybetmek?
26 Mar 2011
Beden, Et, ve Zihin
"Beden figürün maddesidir. Figürün maddesini, başka bir açıdan bağını kurduğumuz uzamlaştırıcı maddi yapıyla karıştırmamak gerekir. Beden yapı değil, Figürdür. Tam ters bir biçimde, Figür bir beden olmakla birlikte, yüz değildir, hatta yüzü dahi yoktur. Bir başı vardır çünkü baş bedenin ayrılmaz bir parçasıdır."s: 28
"..beden ancak, kemikler tarafından içten gerilmekten kurtulduğunda, ten kemikleri kaplamayı bıraktığında, biri diğeri için ama her ikisi de ayrı ayrı varolduğunda, kemikler bedenin maddi yapısı, ten ise Figürün bedensel maddesi olarak varolduğunda ortaya çıkar."s:29
ten----chair
et gerilimin kendisinden doğar.
" Ten ile kemikler arasındaki piktüral gerilim başarılması gereken bir iştir. Oysaki resimdeki bu gerilimi gerçekleştiren etten başkası değildir, bunda renklerinin harikuladeliğinin de payı vardır. Et, bedenin öyle bir durumudur ki burada ten ve kemikler yapısal olarak biraraya gelmek yerine lokal olarak karşı karşıya gelirler. Aynı şekilde ağız ve dişler de, çünkü dişler minik kemiklerdir. Ette sanki ten kemikten aşağı dökülür, kemiklerse ten üzerinden yükselir.Bacon' ın Rembrant ve Soutine'den farkı işte buradadır. " s:30
23 Mar 2011
Hoş geldim o zaman!
22 Şub 2011
18 Şub 2011
Naiflik güzeldir!
biriyle uyudum dün gece
iki kişiyle öpüştüm biri öğlen üç suları diğeri daha akşama doğru
bir diğeri öyle güzel kokuyorki
hergün sarılıyorum ona hiç bıkmadan
öbürküsü çok nazik, her akşam yemeği onunla keyifli
diğeriyle sinemaya gidiyoruz,paramız oldukça da konsere:)
bi tanesi var ki dinliyor beni...
ben anlatıyorum hep...
benim dinlediğim hep anlatan biri daha var sonra,
birlikte şarkı söyleyip dans ediyoruz bir diğeriyle
geçen gün ağladım öbürünün omzunda,
mendil çıkardı cebinden silemedi yanaklarımı ama
seni de hiç düşünmüyorum, özlemiyorum da.(http://ketumisoffmus.blogspot.com/2007/10/blog-post.html)
5 Şub 2011
lyod

Bir otel odası, yalnız kalma, özgür olma, çekip gitme hallerinin forma bürünmüş hali. Benim olmayan eşyaların sanki onlara ilk ben dokunuyormuşum gibi tertemiz ve düzgün duruşlarını bozma, kirletme heyecanı ile, asla yerleşemeyecek olmanın çelişkisi. Orada olmadım, penceresinden dışarı baktım sadece. Sadece televizyon ordaydı, o konuştu bir tek.
31 Oca 2011
kupkuru bir modernlik
27 Oca 2011
Kısa süren bu sınırsız yumuşaklık anından sonra kaygı yavaş yavaş geri geldi..(.imkansız, s: 58)
28 Ara 2010
Algı bir bedenin şeyler üzerindeki olası eylemlerini ve tersini belirtir. Algının temelde sinir sistemindeki daha üst düzey bir karmaşıklık derecesine bağlı olarak, eylem gücü büyüdükçe algıya açık olan alan da büyür. Bellek benzer bir virttüellikte işler; virtüel bir durumdan başlayarak, edimsel bir algıda maddeleşmeye doğru adım adım ilerler. Saf bellek sadece bu virtüel durumda ortaya çıkabilir ve varolabilir.
Bergson saf bellek ve eylem düzlemi arasında "binlerce farklı bilinç düzlemi" olduğunu varsayar.( Matter anda Memory, s:241 0 371) Bu düzlemler, basitçe birbiri üzerine konuş hazır şeyler değil, sadece virtüel anlamda varolan, yaşanmış bir deneyim bütününün farklı tekrarlarıdır. aktaran: Cogito sayı 50, bahar 2007 Bellek: öncesiz, sonrasız, Virtüelin Gerçekliği: Bergson ve Deleuze, Keith Ansell Pearson, çev: Şeyda Öztürk-Nusret Polat s: 101
Matter and Memory cev: N.M.Paul& W. Scott Palmer. New York: Zone Books,1991, O 344 S:209
Sonuç kaçınılmaz: "Homojen uzam ve homojen zaman ne şeylerin özelliği, ne de bilgi yetimizin temel koşullarıdır. Onlar bedenin, eylemlerine bir dayanak noktası temin etmek ve bu noktada gerçek değişimler yapabilmek için gerçeğin hareket halindeki sürekliliğine yönelik katılaştırma ve bölme çalışmasını ifade ederler." MM 0345, s: 211
"Kim insan denilen hayvan için bir belek yaratır? Bu biraz körelmiş, biraz da abuk sabuk, bir anlık anlama yetisinde, bu etli kemikli unutkanlıkta, orada kalması için nasıl iz bırakır? Bellekte kalan şeyi yakmalı: Ancak acı veren kalır bellekte - işte budur, yeryüzündeki en eski ( ne yazık ki, aynı zamanda en uzun süren) psikolojinin temel tezi... kansız, işkencesiz, kurbansız yapamaz."
kaynak: Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, s: 59-60 çev: Ahmet İnam, Yorum yayınları, istanbul, 2001
Yates, 1991, s:32 alıntının kaynağı: Corpus Hermeticum
aktaran: cogito sayı 50 s:39, Giordo Bruno: Paris'e ilk geliş/Frances A. Yates ceviren: Mehmet H. Doğan
J.Robinson "geçmiş hareket halindeki bir hedeftir. Kimi zaman şansımız yaver gider ve hedefi vururuz,çoğu zamansa ıskalarız, ama vurduğumuz yanılsamasına kapılırız"
Ulric Neisser, sadece küçük anı parçalarının bellekte saklı olduğunu öne sürmüş. Bu parçalar geçmişi yeniden kurmak için bir temel oluşturur. Bir paleontolog gibi bizde "birkaç kemik yongasından, bir dinozoru hatırlarız". Geçmişte başımdan geçen herşeyin benim denetimim dışında şekillendiğini, belleğin kimi deneyimleri tutup kimi deneyimleri savarak ve duyum, duygu ve anlam içeriğine göre düzenleyerek çok öznel bir doku oluşturduğunu söyleyebiliriz. (Münir Göle)
"Hatırlama, bir yeniden tanımlama sürecidir., geçmiş yeniden yapılır, bellek geçmişi icat etmenin bir yoludur," diyor A. Phillips Freud u yorumlarken. syf27
Cogito: Bellek: öncesiz, sonrasız 50. sayı 2007
makale: Doğru olmadığını biliyorum ama öyle hatırlıyorum/Münir Göle,
22 Ara 2010
asılı durdum bir an.

Her şey bilinçle kendimize bakmamızla ilgili sanırım. O bilinç ki bizi bizden etti, bizi her şeyden etti. Ama aynı bilinç aynı zamanda akıl oyunlarını keşfetti, doğayı keşfetti, keşfettiklerimizle aramızdaki boşluğu hava ile doldurdu. Hem daha özgürüz şimdi, hem hapsolduk bir aralığa.
-/-/-/ is easy diyor şarkı,daldım şimdi bu aralığa, asılı kaldım şarkıda, karşımda yanıp sönen şu ışıklarda, henüz kurumamış saçlarımda, metal masamın soğukluğunda, duvarda asılı kardeşlerimin resminde, kalörifere uzattığım ayağımın uyuşukluğunda, soğuduğu için artık sünmeyen peynirin ısırığında.okusam dediğim ama şimdi olmaz olan kiitaplarda, sıvası dökülmüş duvarın pahalı perdemi kirletme ihtimalinde, unuttuğum çiçeklerimin susuzluğunda, blogumu okuyup okumadığını merak ettiğim eski sevgilide, melankoli iyi bir şey! diyen arkadaşımda, tuzluğun içinde tuzlarla ama tuzlardan daha sarımtırak pirinç tanelerinde, yazının başını unutuşumda, ağzımdaki acılıkta, dökülen saçlarımdan yaptığım topakta, aslında bu metnin yazılış amacında, dün gece gördüğüm rüyayı yalan yanlış hatırlayışımda, bu şarkıları reklam dinlemeden, dinleme ihtimalinde, elim mouse pap'a değdiği için yanlış yerlere sıçrayan harflere, bir anda canımın çektiği kızarmış patateste, iyi bir şey değil yerine iyi bir şey yazdığımı farkedişimde, bu farkedişe doğa üstü anlamlar yükleyişime, parmaklarımla tuttuğum temponun klavyedeki pıt pıt sesinde, mutfaktan gelen kombinin ateşlenme sesinde, iki şarkı arasındaki sessizlikte te te te
19 Ara 2010
22 Kas 2010
ben ne kadar kıymetliyim peki? kim soylicek
3 Eki 2010
sezgisel sosyoloji
"Sosyoloji bir toplumlar meselesi olmaktan çıkıp sanatsal bir mesele haline dönüşmeye başladıkça, tekil bireylerin kollektif çokluklarının tıpkı sanatçılarda olduğu gibi çalışacağını öne sürdüm. Yani sanatçı nasıl bir çokluksa, sosyoloji de öyle tekil bir çokluktu ve bireyin çokluğuyla ilgilenmeliydi: bunun içindesezgisel sosyoloji kavramını kullanmaya başladım."
syf: 12
29 Eyl 2010
28 May 2010
kent ve spekülasyon-doğa?
Delireus New York'un bitişine bak!!
17 May 2010
Doğa hakkında konuşmak
Birisi benim elime dokunduğunda, ya da ben birisine dokunduğumdaki yaşanan deneyim
ile kendi kendime dokunduğum zamam ki deneyim nitelik olarak farklıdır.
Doğa hakkında konuşamam çünkü, onu karşıma alıp ona karşı bir pozisyon oluşturamam.
Yani ben ve doğa bir uzamsal düzlemde karşılaşamayız. Deneyimsel bir alanda karşılaşabilirz ancak.
10 May 2010
Baykal-kal-kalma-kal-kalma
böyle mi olmalıydı diyor insan,
ve anlıyor insan, en gerçek olan sokak,
her yerde sokağın kuralları geçerli.
Birisi annene küfür ederse, sen de küfredersin
ya da arkanı donup gidersin, daha sonra daha
acıtıcı sözleri bulmak için zaman kazanırsın.
Birini yanlışlıkla bile çıplak görürsen, bir daha
yüzüne bakamazsın kolayca.
Ne kadar özgürüz gerçekte, şüpheli.
Biri bizi çıplak görene kadar özgürlük, irade o ana kadar.
Herşey giyindiğim giysinin şeffaflık derecesi
kadar hassas. Hayatın her alanında buna şahit
olmak hala beni şaşırtıyor. Artık şaşırmayı kesmeli...
8 May 2010
hem/hem değil ya / ya da
uzamsal ütopyalar, kapalılık meselesi...
belli toplumsal ve ahlaki hedeflere ulaşmayı sağlayacak yaratıcı uzamsal oyun fikri, uzamsal biçimlere içkin olanaklarla girişilecek açık uçlu bir deney potansiyeline dönüştürülebilir (farklı kollektif yaşam, toplumsal cinsiyet, üretim-tüketim biçimleri ) keşfine olanak tanır.
Lefebvre(1991)uzam üretimi anlayışını böyle geliştirmişti örneğin. Bu anlayışı, alternatif ve bağımsızlaştırıcı stratejileri keşfetmenin ayrıcalıklı bir aracı olarak görmüştü. Fakat Lefebvre, geleneksel uzamsal biçim ütopyacılığına, tam da içe kapalı otoriterlikleri yüzünden, kararlılıkla karşı çıkar. Kartezyen anlayışı; mutlak uzam anlayışlarından türeyen siyasal mutlakiyeti; rasyonel, bürokratik, teknokratik ve kapitalist uzam tanımlarının dünya üzerinde yarattığı baskıları çok sert bir dille eleştirir. Onun açısından uzamın üretimi, sonsuza dek açık bırakılması gereken bir olasılıktır. Bunun etkisi ise, ne yazık ki, herhangi bir alternatifin gerçek mekanını tanımsız kılan bir düş kırıklığıdır. ..Temeldeki sorunla yüzleşmekten kaçınır. O da şudur: bir uzamı somutluğa kavuşturmak demek, geçici bir süre dahi olsa, otoriter bir edim olan kapanmayı göze almak demektir. Her ne kadar kapanmanın zorunlu sonucu olarak hayal kırıklığı yaşanacaksa da, gerçekleşmiş tüm ütopyaların tarihi, kapanmanın temel ve kaçınılmaz bir mesele olduğunu gösterir.
Dolayısıyla eğer alternatifler gerçek kılınacaksa, kapanma sorunundan( ve bunun varsaydı otoriteden)sürekli kaçmak mümkün değildir. Tersi, karşılık bulmamış özlem ve arzunun mücadeleci romantikliğinde sonsuza dek sürüklenmek olur.(s: 225)
27 Nis 2010
Hesaplanmamış düzensizlik üzerine
Düzen kurgusal bir durumsa eğer. Düzenlemekse, virtüellerden birini seçip aktüel hale getirdiğimiz ve karşısına geçip en mükemmeli bu dediğimiz bir durumsa, o zaman hesaplanmamışlık olamaz. Mimar hep düzenleme arzusu güden biri midir? Daha önce yolunda olmayan, yoldan çıkmış bir durum mu düzene, hizaya sokuluyor ve hesaplanabilir hale geliyor. Düzen hesaplanabilirlik mi?(niceliksel), bir sonraki adımı tahmin edebildiğimiz bir durum mu? Tasarım bir seçimde bulunmak ve tabiki bir hesapta bulunmak aynı zamanda. bunu hesaplamamış gibi yapmak ya da hesaplayamayacağımız çokluktaki virtüellerden sadece birini değilde birkaç olasılığı barındıran bir seçim yaptığımızda hesapsızlık sandığımız şey mi? bir şeyi seçiyor ve yapıyor olmak geride bırakılan milyonlarca ihtimalin acısını barındırır herzaman. birkaç seçenek barındırabilmeyi gerçekleştirmek küçük kısa bir tatmin yaratıyor olsa gerek.
19 Nis 2010
Emek sineması da...
29 Mar 2010
10 Mar 2010
Politics of Interwar Modernism and Turkey_4Mart 2010
5 Mar 2010
bir yuvaş manifesto
yavaş...yavaş...daha önce görmediklerimiz görünür olur birden. Gördüğümüzü sandıklarımız silinir. Varılacak bir nokta yoktur artık okun ucu ile koştuğuğumuz.
Sıvıdır herşey bulaşır. Bulaştıkça farklı bir ölçekten görünür olan gerçek olur. Ok içine döner. içinde oyalanır. heryer iç olur. dışımızı içimize almanın tek yoludur yavaşlamak.
uyanılanda yeni bir uykudur aslında... Ama beden izleyici değil, uyku zihinde izlenen değil.
bu uyku hayatın başka ihtimallerine ışınlanmak.
3 Mar 2010
24 Şub 2010
17 Şub 2010
15 Şub 2010
merkezden kaçmak
Pür yavaş bir dünyada kaçtığımız merkezler, savrulmalar değil,
iç içe geçmeler, bulaşmalar sürtünmeler olabilir.
Belki yine var ama üzerimizdeki etkileri, dönüşümleri
yok. Birşeylere dokunuyorum, b,irşeyler bana dokunuyor,
ama beni değiştirmiyor, değişmek o kadar benim iradem dışındaki
değişimi idrak için vakit yok.
2 Şub 2010
rüyalar ve uyanık olmak
Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun
“Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri 1641-1643” makalesi üzerine bir deneme
İnsanlık tarihi, tümüyle insanoğlunun uyanık hallerindeki eylemleri olarak anlatılır. “Uyanık olmak” ifadesinin günümüzde taşıdığı anlam ile birlikte düşünecek olursak; modern insanın zorunlu vasfı olarak “uyanık olmak” dünyada olup bitenlerden haberdar olmak, bilinçli bir şekilde yaşama devam ediyor olmaktır. Bu modern anlamını da özünde tarih sahnesinde yer almak olarak yorumlayabiliriz.
Oysa bir insanın ömrü düşünüldüğünde, uyanık olmayan halleri ömür içinde uyanık olunan haller kadar yer kaplamaktadır. Ayrıca uykuda olduğumuz zamanlarda, birçok süreç devam etmektedir. Dünya durmaz, kendimizde ve çevremizde olmakta olan durumlar farklı bir fazda da olsa süregiderler. Bu bakış açısını kabul etmek, tarihi yaşayışımızı, ömür diye kendimize ölçü olarak koyduğumuz zaman dilimini yeniden ele almamızı gerekli kılar. Bu farklı bir anlamda tarihimizi ve tarih yazımını da yeniden ele almamızı gerekli kılar.
Cemal Kafadar’ın Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defterlerini ele aldığı makalesi bu anlamda süregiden tarihçilik tartışmaları içinde, rüyaları malzeme olarak kabul etmesi açısından önemlidir. Henüz tam olarak farklı sosyal sınıfları, farklı cinsleri bile baskın karakterlerin tarihi içinde yer alamazken, insanın tarih sahnesindeki görünür varlığı dışında, farklı bir fazdaki varlığının ifadesi sayılabilecek rüyaların tarihsel bakış açısı içinde ele alınması önemli bir denemedir.
Yazar, makalesine Peter Brown’dan yaptığı bir alıntı ile başlar. Bu alıntı; tarihçilere bir hatırlatmada bulunur.
“Tarihçi, ele aldığı kişilerin zamanlarının büyük kısmını uyuyarak geçirdiklerini, uyurken de rüya gördüklerini gözden kaçırma tehlikesi altındadır”.
Yazar bu hatırlatma doğrultusunda olsa gerek, arşiv çalışması sırasında, birçok tarihçi tarafından önemsiz kabul edilebilecek bir belgeyi kendine malzeme olarak seçer. 17 yy Osmanlısında yaşamış bir kadın olan Asiye Hatun’un rüyalarının yazılı olduğu belgeler yazarın sorduğu yeni tür sorular ile tarihsel belge niteliği kazanmaktadır.
Bu bakış açısı ile yazar, bazı konulardaki bilgisizliğimizin temel sebebini kaynaksızlıktan önce o konulara yönelik sorularımızın olmayışına bağlar. Yeni tür soruların, yeni tür kaynakların keşfine ve bilinenlerinde yeniden değerlendirilmesine yol açacağına dikkat çeker. Asiye Hatun’un rüya defterlerine tarihsel bir belge niteliği kazandıran da yazarın sorduğu farklı tür sorulardır.
Asiye Hatun’un rüya defteri, kendisi ile farklı şehirde oturan Şeyhine yazılmaktadır. Birer kopyalarını da kendisine saklamıştır. Yazarın incelediği bu belgeleri, rüyaların yazılı olduğu mektupların kopyalarından oluşmaktadır. Mektup aracılığı ile Şeyh’e ulaştırılan rüyalar, Şeyh tarafından yorumlanarak Asiye Hatun’a geri gönderilir. Bu şekilde, Asiye Hatun tasavvuf yolunda kendine yön vermektedir.
Yazarın, Asiye Hatun’un rüya defterine tarihsel nitelik kazandıran farklı tür sorularından biri, özellikle Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından çok az tanıdığımız kadınların dünyasına yönelik sorduğu sorulardır. Asiye Hatun gibi tarihe yön verme iddiasında olmayan birinin, kendisi ve çevresi ile ilişkilendirilebilecek rüyaları, zamanının koşulları içinde kadınların dünyası ile ilgili ipuçları taşımaktadır.
Yazarın bakış açısına göre; Asiye Hatun’un yazdıkları kendini sorgulayan bir içe bakış, itiraflar ve suçluluk duygusu içermektedir. Bu durumun Asiye Hatun’un çağdaşı erkeklerin yazdıklarından farklı olduğu , temel farklılığın ise bu kırılganlıklar olduğu düşünülmektedir. Yazılan rüyalardaki kırılganlığın sebebinin, Asiye Hatun’un kadın oluşu ile ilgili olup olmayacağını sorgulamaktadır.
Yazar, saptadığı bu farkın, Asiye Hatun’un kadın ya da erkek oluşu ekseninde açıklamanın acelecilik olacağının bilincinde olarak, kadın elinden çıktığını bildiği tek hatıra metninin bu özelliğine özellikle dikkat çekmektedir. Asiye Hatun üzerinden bazı genellemeler yapmak için eksik bilgi olduğunu açıktır. Asiye Hatun’nun yaşadığı dönem içinde ne kadar tipik olduğu, çevresinin onu nasıl gördüğü bilinmemektedir. Burada ki asıl amaç, Asiye Hatun’un rüyaları üzerinden psikolojik analizini yapmak değil, bunun cinsiyetlerin toplumdaki değişik konum, rol ve güçleriyle ilişkili olabileceğini düşündürmektir.
“ Kadınların tarihi, önceleri siyasal yanı ağır basan geçici bir moda olarak görüldüyse de, giderek usta tarihçilerin elinde, bir cinsin tarihini yazmaktan çok tarihi cinsiyetlendirme(“gendering”) programının çerçevesine oturtuldu. Kimi tarihçi düpedüz bu konu üstünde çalışıyor, yani cinsler arası ilişkilerin, iş bölümünün, katmanlaşmanın çeşitli toplumlarda ve zaman dilimlerinde nasıl biçimlendiği ve değiştiği konularını inceliyor.”
Bu bakış açısı çoğunlukla asıl tarihe ek olarak düşünülen ya da tarihe bir cinsiyet atfederek ele alınan kadınlarla ilgili konuları toplumdaki katmanlar arası ilişkiler üzerinden çok boyutlu ele alma gayreti içermektedir. Bu nedenle Asiye Hatun’un yazdıklarındaki tereddüt bireysel bir iç bakış geliştirilmesi ve bunun dışa vurumu açısından önemli gözükse de, rüyalarda geçen kadın şeyhlerle ilgili saptamalar, Asiye Hatun’un Şeyhi ile olan çekinme ve arzulama çelişkisi içindeki ilişkisi, evlilik ile ilgili rüyalarındaki imgeler daha genellenemez ve çok katmanlı saptamalar içerir. Bu anlamda rüyalar birey olarak Asiye Hatun’u iç dünyası ile tarihsel bir kimlik olarak tasvir ederken, çevresinde olup bitenler hakkındaki fikirleri, rüyalarının yorumu üzerinden geliştirdiği düşünceler içinde bulunduğu zaman içinde ortaya çıkan kültürel değişikliklere değinmektedir. Bunların toplamı Asiye Hatun’un kadın oluşundan dolayı farklı bir açılıma sebep olurken, diğer tüm saptmalarla birlikte kadın olması parametrelerden sadece birisidir.
Yazarın rüya defterlerini ele alışındaki bir başka önemli soru rüyaların yorumlanışı ile ilgilidir. Tasavvuf hayatında oynadığı rolden öte, ‘rüya tabiri’, kültürel bir olgu olarak da önemlidir. Bazı kültürlerde, doğru yorumlandığı takdirde rüyaların, objektif olarak varlığından şüphe edilmeyen bir öte dünyadan haberler getirdiği kabul edilir. İslam inancında rüyalar ya Allahtan ya Şeytan’dan gelir. Kötü rüyalar dile gelmez. Benzer inanışları olan çeşitli kültürlerde rüya, vahiy ve keşif kadar önemli olmasa bile, onlar gibi görünürün ötesindeki objektif gerçekliği bilip anlamanın yöntemlerinden biridir. Bir tür bilgi edinme yoldur.
Görünür olanın ötesinde bir dünyanın varlığına inanmanın pozitif değerlere inanan, modern insanın pozitif bakışına yabancılığı açıktır. Daha ilginç olanı, görünmeyen şeyler üzerinden kurulan ilişkilerdir. Bu ilişki türü o dönem insanı ile günümüzün modern insanı arasında yapılabilecek karşılaştırmada önemli ipuçları vermektedir. Aslında hiçbir nesnesi olmayan rüyalar aracılığı ile farklı şehirdeki bir başka insan ile iletişim kurulmaktadır. Rüyaların görünür nesnelerinin olmayışı modern insanın nesne üzerinden geliştirdiği standartlarla ele alınamaz. Böyle bir durumda, günümüz insanı gördüğü rüyayı bir başkasına kendi gördüğü biçimde gösteremediği için huzursuz olacaktır. Kendi gördüğü rüyayı tam olarak nesneleştiremediği için karşı tarafın da aynı şekilde gördüğü yanılsamasını yaratamayacaktır. Bu anlamda, Asiye Hatun’un ise Şeyh’i ile kurduğu bu ilişki türü modern insan için önemli bir sorudur.
“ Rüya uçucu bir kuşun ayağı üzerindedir, tabir olunmadıkça onun için istikrar ve karar yoktur. Artık rüyanın mantığı yorumlandığı haliyle işlerlik kazanır ve düşü nesnel bir dünyada yatsa bile bu, öznenin rolünü yadsımaz.; bilakis, bütün idealist düşünce sistemlerinde olduğu gibi, ancak bir özne tarafından algılandığında ve anlamlandırıldığında gerçeklik kazanır. Aynı rüya değişik kişilerce görüldüğünde değişik anlamlar kazanır.”
Asiye Hatun rüyalarını aynı kendi gördüğü biçimiyle Şeyh’ine aktarma kaygısı içinde değildir. Hatta bunlar muhtemelen elden geçmiş rüya anlatımlarıdır. Kendi rüyalarını Şeyh’ine yazarken dönüştürür, Şeyh’inin yorumlayarak dönüştürmesine izin verir ve bu yorumlar üzerinden kendi hayatını sorgulayarak tekrar dönüştürür. Bu değişim dönüşüm zinciri, kendine içsel ve birbaşkasının gözü ile bakış olarak yorumlanabilir.
Nesne odaklı özellikle Batı tipi modern düşünce ise rüyaları, rüyayı gören kişinin kontrol edilemeyen “ruh dünyası” tanımı içinde sınırlamıştır. İnsanın sistematize edilemeyen, nesne üzerinden ifade edilemeyen tüm durumları ruhsal olarak ifade edilerek bedenden tanım olarak ayrılmıştır.
Bu ikilik içinde rüyaların yeri ruhsal olana aittir ve içerikleri de uzmanlık alanı olarak psikologların alanında tutulmaktadır. Rüyaların içerikleri de gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı düşünülür.
Günümüzde çokça eleştiri konusu olan, Freud’un rüya yorumları bu anlamda bir örnek oluşturur. Freud ruhsal tüm durumları nesnel hayatın nedenselliklerine bağladığı gibi, rüyaların içeriklerini de nesneler ve nedensellikler üzerinden yorumlar. Oysa yazarın da sıkça dile getirdiği gibi, rüyaların içerikleri tarih içinde oluşan kültürel yapılar çerçevesinde biçimlenir. Sadece gören kişinin kendi dünyası ile sınırlı değildir. Görenin kimliğine, görülenin bağlamına ve yorumlanışına göre parametreleri arttırdığımızda, tarihçilerin ilgilendiği birçok sosyal ve kültürel meseleye ışık tutabilir.
“ Her toplumda rüyaların yorumlanması/çözümlenmesi belirli metafizik ve epistemolojik inanışlara göre biçimlenir.”
İlginç ayrıntılardan birisi de Rüya sözcüğünün Arapça “görmek” kelimesindenten türemesidir. Rüyaların anlamı ve ele alınışı ile ilgili yaptığımız tüm açılımlar aslında “görme” biçimlerimiz üzerinden, görmekten ne anladığımız, neyi görünür kabul ettiğimizin açılımıdır. Bu kabuller yaşadığımız zamanın kültürel yapısının temelini oluşturur.
Uyku ile uyanıklığın sınırları bile farklı toplumlarda farklı çiziliyor olabilir. Örneğin Asiye Hatun’un birçok rüyası bizim düşündüğümüz klasik anlamda uyku esnasında görülmez. Bazıları akşam namazını kılarken kalp gözü ile gördüğünü ifade etttiği biçimde görünür. Yazarın ifadesi ile o dönem için bu normal karşılanan bir durumdur. Bu anlamda, rüyaların bir toplumda nasıl ele alındığı, o toplumdaki kültürel yapılara referans verirken, aynı zamanda o toplumdaki beden,ruh,zihin tanımı üzerinde hatta tıp gelenekleri üzerine de ipuçları verebilir. Böyle ele alındığında rüyalar tarihsel malzeme olabilmenin de sınırlarını aşabilir.
Biz uykuda iken de hayatın akıp gittigini kabul etmek ilk başta metafizik bir bakış gibi gözükse de, aslında hayatı fizik, metafizik olarak ikiye ya da farklı pekçok kategoriye ayırmadan ele alan bir bakış geliştirmek olarak düşünülmelidir. Deneyimsel tüm süreçler bütün olarak ele alındığında, uyanık olma durumumuz ile uykuda olma durumumuzu ele alışımızda bir derece farkı oluşmaz. Biri diğerinden daha önemli ya da önemsiz olmaz. Bu ele alışı genişletirsek, kadın olmamız ya da erkek olmamız aynı derecede önemli ve değerli bir durum haline gelir, ya da dünyanın burasında olmak ile orada olmak aynı derecede merak konusu olur.
Yaşanan farklı deneyimleri nesneler üzerinden değil, hayatın sürekliliğinde kendimizde ve dış dünyamızda olan tüm süreçlerle birlikte ele almak; hangi konu hangi uzmanlık alanına girer? tartışmasını gereksiz kılar. Bu bakış açısıyla, farklı deneyimleri farklı uzmanlık alanlarına sınırlandıramayız. Rüyalar tarihsel bir malzeme olabildiği gibi, edebiyatın, tıbbın, sosyolojinin...vb gibi birçok alanın da konusu olabilirler.
27 Oca 2010
4 Oca 2010
Alanım hic bir yer degilken biryerde duruyormus gibi yapmak neden ki??
Döngüsel bir zamandan çizgisele dönüştük peki ne oldu...
Bu ilerliyoruz, ilerlemeliyiz yanılgısı herkesi benim kadar yoruyor mu acaba?
18 Ara 2009
Pervititch'e saygı
6 Ara 2009
vakit nam-ı değer zaman...
28 Eki 2009
Bekle Kadirli biz geliyoruz...
yeşil bir su yaptım, en çok kendimden.
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
333333333333333333333333333333
22 Eki 2009
immekan mı??
ben mimar olarak bir şeyler yapan mıyım? sorunu görünür kılan mıyım. yapmak da sorunu görünür kılmak sayılmaz mı? hım eylemsel iyimserlik olayını sevdim. Eylem içinde düşünmek istiyorum.
Kamusal alan büzüşüyor gerçekten. kaldırımlar bile daraldı, alan yok yürümeye , nefes almaya, kamusallaşmak şöyle dursun..
bir yere ait birşeyler yapmak, oradaki insanları buna dahil etmek mi kamusal bir deney..
sürekli sorunsallaştırmaksa benim sorumluluğum, zorlanıyorum. yaparak düşünmek istiyorum.
bir arayüz oluşturmak zor...
9 Eyl 2009
Kim_lik
Soyutlanmamış mimarlık, soyutlanmamış felsefe ve düşündürdükleri
1 Eyl 2009
şişli'de bir apartıman...

Şişlidir şimdilik meskenim. Yeni bir apartman, melek gibi ama travestili. Buraya mahremiyetime ait şeyler girmeli mi diye düşünürken yazıyorum bile. Bir macbook aldım ve tasarımcılar grafikerler sosyetesine bir adım daha yaklaştım ama klavyede delete tuşu olmamasından sıkıntılıyım.
Yeni bir iş istiorum sosyal içerikli, ne patron olmak ne işçi olmak değil derdim. Derdim nedir pek bilinmez. Rafa kaldırdığım tezimi ise doktora mülakatından bir saat önce raftan alıp yanımda götürmek istiyorum. Hala neden doktora? dediklerin de ise söyleyecek bir sebebim yok. bir sebebim yok. felsefe yapmak hiç istemiyorum!
23 May 2009
sürecin bu şekilde işlemesi uygun görülmüştür. bu anlamda buı tez çalışmasında, öne çıkan düşünceler...bla ...bla....bla...............kpds 58 dir notummmmmmmmm, şimdilik doktorayı unut gitsin.
5 May 2009
25 Nis 2009
22 Nis 2009
24 Şub 2009
bu bir alıntı, acaba bende böyle bir labirenttemiyim diye düsündürüyor. Aslında farkında oluyor insan ama yine de cıkamıyor kolayca..simdi yeniden ve daha sakin bir ele alış gerekli. öncelikle benim sözüm gerekli. herşey önce benim sözümü merak ediyor. etmeli...
21 Oca 2009
22 Ara 2008
karınca fügü
15 Ara 2008
rastlantı aavcısı: Andy Goldsworthy
“As with all my work, whether it’s a leaf on a rock or ice on a rock, I’m trying to get beneath the surface appearance of things. Working the surface of a stone is an attempt to understand the internal energy of the stone.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
“A stone is ingrained with geological and historical memories.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
maple leaves & rocks
“Ideas must be put to the test. That’s why we make things, otherwise they would be no more than ideas. There is often a huge difference between an idea and its realization. I’ve had what I thought were great ideas that just didn’t work.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
“A lot of my work is like picking potatoes; you have to get into the rhythm of it.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
“The relationship between the public and the artist is complex and difficult to explain. There is a fine line between using this critical energy creatively and pandering to it.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
“The difference between a theatre with and without an audience is enormous. There is a palpable, critical energy created by the presence of the audience.”
- Andy Goldsworthy (1956- )
“I enjoy the freedom of just using my hands and “found” tools–a sharp stone, the quill of a feather, thorns. I take the opportunities each day offers: if it is snowing, I work with snow, at leaf-fall it will be with leaves; a blown-over tree becomes a source of twigs and branches. I stop at a place or pick up a material because I feel that there is something to be discovered. Here is where I can learn.”
Movement, change, light, growth and decay are the lifeblood of nature, the energies that I try to tap through my work. I need the shock of touch, the resistance of place, materials and weather, the earth as my source. Nature is in a state of change and that change is the key to understanding. I want my art to be sensitive and alert to changes in material, season and weather. Each work grows, stays, decays. Process and decay are implicit. Transience in my work reflects what I find in nature.”
14 Ara 2008
10 Ara 2008
askerler...ler...ler
9 Ara 2008
kant
http://www.iep.utm.edu/k/kantmeta.htm#H4
8 Ara 2008
tez_2008_12_08
2 Ara 2008
sonuca doğru
Deneyim ile elde ettiğimiz çokluğa teslim olma..............................Akış/Oluş,
Algı-----Özneyi yücelten bir çoklukla başa çıkma yöntemi Rasyonel
Bilgi----Nesneyi yücelten bir çokluk ele alışı ideal
Sezgi----öznenin hem kendi çokluğunu hem nesnenin çokluğunu bütünsel kavrayışı, aynı anda...vs
çokluğun açılımı.........................Akış içinde doğrudan deneyim
Çokluğun kavranışı.......................sezgi








